İstanbul’dan trene binip, yola koyulduğunda, Karaman’da beni nelerin beklendiğini düşünmedim.

“ Nasibinde ne varsa, kaşığıma o çıkacaktı”

Şimdi gar deniyor, biz eskiden “iskele” derdik. Denizimizde yoktu ama biz üstüne basa basa iskele derdik. Parasız pulsuz, Kömürlü trenin kurumlarıyla “kararmış” olarak, trenden iner, yaylı yük arabasına biner, ayaklarımızı yandan sarkıtıp “çevreyi” izler, Odunpazarı’nda inip, koşarak evimize giderdik.
Haziran sıcağı bizi karşıladı. Akasyalarımız görkemliydi ve tıraşlanmışlardı. Eve geliş. Yerleşme, soluklanma. Doğrudan annemin evine gidiş.
Girişte, onun naylon terlikleri dururdu. Birisi yırtıktı. İlk onları aradım. Bulamadım. Sonradan çöpe atıldığını söylediler. Kızdım. Annemle ayaklarımız onlarla birleşirlerdi.
Minibüsle bizi yetiştiren kütüphaneye (şimdilerde cami oldu) geldim. Yürüdüm, eski sulu parka, hep aynı zamanda kara kalmış, dört yönde, ayrı zamanı saat kulesine selam vermedim. Dargındım o alana.

Sonra müzeye, o geleni gideni olmayan binaya. İçindeki bürokratların asık suratlarını hayalledim. Giresim gelmedi. Sonra asıl “sevgilim” Hatuniye’ye ulaştım. Alaaddin Ali Bey’e, eşi Melek Hatun’a saygılarımı sundum. Bunu her gün yineledim. İğrenç restorasyon bozuntusuna tükürdüm.
Geçen yıl gittiğim, millet bahçesi de beni bekliyordu. Masamı buldum. Gazetelerimi, kitabımı çıkardım. İlk günler işler iyi gittiyse de sonradan, tepeden inme, nereden kaynaklandığı bilinmeyen uygulamalar, bizlerin keyfini kaçırdı.

Dostlarım bana “neden denize gitmiyorsun da şu sıcakta burada kalıyorsun?” Diye hep sordular. Yanıtım ayakkabılarım toprağa deyince, yapışıp kalıyorum oldu. Döndüğümde ayakkabımın tozlarını olduğu gibi bıraktım. Yediğim içtiğim benim olsun. Yaşadıklarımı özetleyerek anlatmaya geçelim:

-Trafik keşmekeşi, araç ve özellikle motosikletlerin cayırtısı. Ara sokakların park yeri oluşu.
-İlkokuluma gazi Mustafa Kemal’e birkaç kez gittim. Bahçedeki oturma yerleri, Guliver’in cüceleri için düzenlenmişti. Kamu kuruluşu olan Öğretmenevi yöneticileri fiyatları, piyasaya göre ayarlamışlardı. Şimdi adı “Gazi” olan binada Ali Yağcı, ilköğretim müzesi açmıştı. Çabalarını, özverisini yakından görmüştüm. Döneceğime yakın, müzenin kapandığını duydum. Buranın adının Gazi’ye indirgenmesi de beni düşündürdü. Atatürk’ten kaçınmaydı anladığım.
-Kaldırımlar düzensiz ve işgal altındaydı.
-Belediyenin yeni park düzenlemesi hiç hoşuma gitmedi. Kadı Canbaz türbesinin yanındaki küçücük park “Kütüklü Park” eski canlılığını yitirmiş. Kuğulu park yeşilden arındırılmış, taşla mı mermerle mi olduğunu bilemediğim malzemeyle yapılıyordu. Ben oradayken yapımı hâlâ sürüyordu. Yaz öncesi yapılması gereken işlerin yapımı yanlıştı. Süreyya’nın sokağı görülmeye değerdi.
-Bizim yöneticilerimizin kütüphane olan kini hâlâ sürüyor. Kayserilioğlu çocuk kütüphanesi nedense kapatılmış, millet bahçesine “sürülmüş”. Adı da “Çocuk ve Bebek” olmuş. Bağışlanan bina, bağışlayanın amacına aykırı olarak yerinden yurdundan edilmiş. Boşalan bu yer, vakıflarca üç kez kiralanmak için ihaleye çıkarılmışsa da olmamış. Yetkili arkadaş bunu anlatırken üzüntülüydü.
-Bir ara yolumuz, İbrala, Manazan ve Taşkale’ye düştü. Görkemli doğa, rüzgârın ve suyun oluşturduğu, yapıtlardaki güzelliklerin içinde yapılan turist avlama amaçlı binalar bomboş. Kenarından köşesinden dökülmeye başlamış.
-Karadağ kalıntıları her yıl, birbiri ardına yıkılmış. Arayanı soranı yok.
-İbrala’ya giderken, durup baraja baktım. 1 gram su yoktu. Kurak geçen günlerde de yağış olmayınca baraj ölü bir canavarın, iskeletine dönüşmüştü. İlimiz içme suyu, baraj kuruyunca, kuyulara başvurulmuş. İçtiğimiz salt kireçli su.
Baraj deyince, Deliçay barajı gelir usuma. Yarık üzerine kurulan baraj yıllardır, ishal olmuşçasına su yitiriyor. Her iki barajın bilimsellikten yoksun yapılmasını soran olmamış. Yo hak yemeyelim, biz sorduk başkaları sordu ama yanıt alınamadı. Göksu’dan gelmesi “umulan” su için ovada yapılan kanaletler, yıkıldılar. İşlevlerini yapamadılar.
-Ayrancı yolunda kurulan, kül ve duman üreten, su Yutan elektrik fabrikası Karadağ dek ovaya çöken heyula gibi. Bu kuruluşun zararlarını daha önce de yazmıştık. Aldıran, umurlayan çıkmadı. Ziraat odası başkanı yanlışlıkları dile getirdi ya ona da omuz silkildi.
-Organize Sanayi Bölgesine adı “denetimli çöp yakma” oyunu halen sürüyor. Bir Allah’ın kulu çıkıp da bu yanlış, doğayı toza dumana bürüyor dememiş.
-Salur köyüne giderken, Güdümen (Kızık) “b*k denizinin” kenarından geçtik, burun deliklerimiz kötü kokuyla doldu. Oralı bir arkadaşa “neden yakınmıyorsunuz” diye sorduğumda aldığım yanıt “alıştık” oldu. Sivrisinekler orada düğün bayram yapıyorlar.
-Gazi Dükkan Mahallesi’ndeki Karamanoğullarından kalan surlar yer yer yıkılmış. Durumu müze müdürüne ilettim. Yanıt; “Durumu bakanlığa bildirdik” oldu. Yapılan bir şey yok.
-Kara Değirmen köprüsü gömütünde sonsuz uykuya yatmış. Üzerinden arabalar geçiyor.
-Bahardaki don olayı, ağaçları, çiçeklerini yıkıp yakıp geçmiş. Ağaçlarda yaprak var, tek elma yok. Üreticiler de bahçede çalışanlar da perişan.
-Dağlar, tepeler, meralar taş ocaklarıyla yok ediliyor. Harcanan su tonlarca. İlimize yararları sıfır. Yaptığım inceleme sonucunda bir mermer ocağında günde ortalama 50.000 litre, 94.000 hatta 165.000 litre su kullanılıyor. Salt Taşkale’de 40’a yakın mermer ocağı olduğuna göre su harcanmasını varın siz düşünün.
-Bir de adına “taşımalı eğitim” denen acayip bir uygulamaya tanık oldum. Taşkale’de görüştüğüm arkadaş, iki çocuğunu 40 km ıraktaki bir köye sabah gönderdiğini, çocukların aynı yola akşama geri geldiklerini anlatınca, o bebelerin çektiklerini öğrendim.

Parktaki söyleyişlerimiz, genelde ülke sorunları, Karaman’ın durumu, insan yapısıyla ilgiliydi. Nereden geliyorduk, şimdi nasılız geleceğimiz ne olacaktı?
Bir gün, ikindi sonrası’ “Kütüklü Park” denilen, şimdilerde esamesi bile okunmayan yerde yürürken, elinde değneği ile bekleyen, sonradan kör olduğunu anladığım kişi kolumdan tuttu “beni belediye işhanına götürür müsün?” Dedi. Koluna girdim. Benimde elimde baston vardı. Zor bela karşıya geçtik. Karşımızdan iki genç geliyordu. Onlara “bu adamı işhanına götürün” dedimse de, tınmadan yürüyüp gittiler. Biraz daha yürüdük. Gene iki gençle karşılaştık. Aynı ricayı yineledik. Ellerinde telefon olan gençler, bizi yarıp geçti. Yanındaki görmez, ben topal yine yürüdük. Sonunda çocuğun birini durdurdum, gözleri görmeyen arkadaşı ona teslim ettim. “Düşenin dostu olmazmış” doğruymuş.
Evimiz Deli Çeşme sokağındaydı. Çoktan yoklara karıştı. Sokakta Tapucak’a iliştirildi. Parmaklı cami ile komşuyduk. Hayırsever bir aile, cami duvarına hayrat olarak çeşme yaptırmıştı. Abdest alacaklar için, önünde musluklar vardı. Bir gidişimde, muslukların söküldüğünü gördüm. Hırsızlar sökmüş herhalde diye düşündüm. Sonradan araba yıkayanların belasından kurtarmak için söküldülerini öğrendim. Zaten bizim evin arsası da park yeri olmuştu.
Parkta otururken, uzunca boylu bir genç, gülerek yanıma geldi. Selamlaştık. Tanıştık. Bucakkışla’lı Fahri’ymiş. Gide gele birbirimize alıştık. Eski dostum Abidin’e benzettim. Sevinçleriyle birbirlerine çok benziyorlardı. Adını Abidin koydum. İki telefonu vardı. Biriyle konuşuyor diğeri ile müzik dinliyordu. Dedesini çok sevmiş. Anılarını paylaştı benimle. Konuşurken hemen türküye başlıyordu. Diğer masalara gidiyor, orada oturanlarla yarenliğe başlıyordu. Sanki onları 40 yıldır tanıyordu. Hele hele kadın masalarını hiç sektirmiyordu. Onun en büyük özelliği yürümesiydi. Bir şey söylemeden masadan kalkıyor, kollarını geniş geniş sallıyor, hızla yanımızdan ayrılıyordu. Hem de bize bir şey demeden. Temposu da çok hızlıydı. Kendi iç dünyasına kapanıyor, gözü hiç kimseyi görmeden yürüyor, yürüyordu. Yürümesindeydi her şeyi. Ona “Yürüyen Adam” deniyordu.
-Karaman’da yıllardan beri kullanılan Kemal Kaynaş Stadyumu varken, gereksinmeyi karşılarken nedense çok büyük bir futbol sahası daha yapıldı. Önceki sahada epi-topu 300-500 seyirci maç izlerken şimdiki yeni alanda girişte ücretli olup seyirci yok denecek kadar az. Geçtiğimiz yıllarda Karamanspor’un maçları parasız izleniyordu. Buna karşın seyirci maçlara “tenezzül” etmiyordu. Kel başa şimşir tarak örneği tuttular bir futbol sahası daha yapıldı. Spor uğraşılarını yaymak gençleri eğitmek için çözümler aramak yerine olayı ayaktopu sevdasına çevirdiler.
Her yeni gün, bizlerden bir şeyleri alıp götürüyordu. Sona vakerişti. Yol göründü. Ayaklarım geri geri gitmeye başladı. Umarım yoktu dönecektim. Döndüm yine İstanbul’a. Başladım geri döneceğim günleri saymaya. Karaman’dan karamsar ayrıldım. Kentin üzerinde kara bulutlar birikmişti. İnsanlar umutsuzluğun girdabındaydı. Gelecekleri de karanlıktaydı.