Recep, Şaban, Ramazan. Kutsal geceler. Ardından oruç. Oruç deyince yıllar öncesine giderim. Tutucu bir aileydik. Büyükler oruç tutarlardı. Biz çocuklar, özellikle ben oruç tutmaya özenirdim. Annem, “yaşın küçük, büyüyünce tutarsın” derdi. Ben mızmızlanırdım. Sonra sonra inadima dayanamayan annem, beni sahura kaldırdı. Yaz aylarındaydık. Yemeğimizi yedik, biraz da zeytin. Uyuduk. Düşümde sular var. Yol kenarında gürül gürül akan bir çeşme var. Ağzımı dayadım oluğa, içiyorda içiyorum. Kanamıyorum. Susuzluğum hiç dinmiyor. Susuzluk karabasanım oluyor. Böyle böyle olurken, düşümü anneme anlattım. Zaten tüm sorunlarımı ona anlatırdım. Tuzlu zeytin yemekten, susaşırmışım.
Gün öğleye döndü mü, susuzluk dayanılmaz olurdu. Anneme danışırdım. Bir gün beni ahıra götürdü. En karanlık köşeye gittik. Biz bardağa maşrapa derdik. “Hadi oğlum iç suyu” dedi. “Günah yazar Allah” dedim. “Korkma, Allah seni görmez” diyerek kandırıp, suyu içirirdi. Buna “tekne orucu” derlerdi. Açlığa dayanırdım, suya dayanamazdım. Buna benzer ama başka içerikteki Hitit kandırmacasını dost Ahmet Ünal beyin, yapıtında rastladım. Hititler cinlerden çok korkarlarmış. Nedeni ölüm getirmeleriymiş. Kralın biri, cinlerden yakayı kurtarmanın yolunu bulmuş. Kendisini karanlık bir odaya kapatıp, giysilerini bir savaş esirine giydirip, bir günlüğüne kral yaptıktan sonra, onu öldürmüş. Böylece cinlere “kral öldü, artık gelmeyin” dermiş.
İftara yaklaşıldığında, babamın sigara töreni başlardı. Tabakasını çıkarır, sigara üstüne sigara sarardı. Ben de ona “senin orucun mekruh, tütünün kokusu orucunu bozar” dediğimde, yanından kovardı. İyi bir tiryakiydi. On yaşında başlamış, ölünceye de tüttürmüştü. Beni sokağa, ardı ardına gönderip, topun atılıp atılmadığını öğrenmeye gönderirdi. Top patladı mı, suyunu içer, tek zeytinle orucunu sonlandırırdı. Dükkana ben bakardım. Buna da çok kızar, “İyi baba iyi, orucu uykuya tutturuyorsun” dediğimde bir yan bakışı vardı ki anlatılamaz.
Yatsı namazı öncesinde biz çocukların yarışı başlardı. Minareye çıkıp sela okuma yarışıydı. Teravih için Civan camisini yeğlerdim. İmam namaz öncesi vaaz verirdi. Can kulağıyla dinlerdim. İyi bir konuşmacıydı. Ona “Gurali” denirdi. (Ali Okur) Duaya başladığımızda ortaokul son sınıftaki üç zayıfımı kurtarmak için Allah’a yalvarırdım. Matematik, Fransızca, Fizik sözleri dilimden, düşüncemden çıkmazdı. Yaramaz arkadaşlarıma, secdeye eğilen arkadaşların arkasına iğne batırmalarına içten içe kızardım. Son teravih de, başta imam, sonra cemaat nasıl da ağlarlardı. Buna da bir anlam veremezdim.
Kış Ramazanında bir akşam, babam üç portakal getirmişti. Ben hemen birini kaptım. Beş kişiydik. Biri benim, ikisi dört kişinin nasibi idi. Babam sakince, bu üleşimin yanlış olduğunu söyleyince, portakalı yere bıraktım. İftarımı açmadım. Üç günlük orucu, sahura kalkmadan, iftarı açmadan açlık grevine çevirdim. O ince, kibar, kötülüğü hiç düşünmeyen babam, sonunda ağladı. “Oğlum senin günahın bana yazılır” deyince, yaptığımdan bin pişmanlık duydum. Yaptığım resmen densizlikti. Şımarmamın dik alasıydı. Babamın adı, Arif’ti. Gerçekten isminin adamıydı.