Rastlantılar. Yaşamımızda, yaşamanızda gelip bulurlar. Buluşursunuz. Koşullar onları, ellerinden tutup, getirirler. Bunlardan birini anlatacağım. Evimiz çok kalabalıktı. İki odalı, sekialtılı yerde on beş kişiydik. Bir de yolu beklenen yeğenim vardı, annesinin karnında.


Ağabeyim, askerden gelip, demir yollarında çalışmaya başlamıştı. Yolcu treni ile Kurtalan’a gidip geliyordu. Biraz nanemollaydı. Sıkıntıya, evden ayrılmaya, sıcak bakmıyordu. Ayrıldı işten. Babam ona iş bulmak için, çalmadık kapı bırakmadı. Son umut Ankara’daydı. Kıydı paraya gitti Ankara’ya. Babam Muş’luydu. Bulanık ilçesinin Hasangören köyünden. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Rus işgalinden kaçıp, annesi ve üç kardeşi ile dört yılda bizim Davgandos’a gelmişti. Sonra Karaman’a.
Döndü Ankara’dan. Sevinçliydi. Muş Saylavı (mebus-milletvekili) akrabası Gıyasettin Emre’yi bulmuş, ağabeyime iş bulmasını istemiş. Sözde almış. Bir süre iş oldu, ağabeyim Ziraat bankasına odacı-kaloriferci olarak girdi. Bu rastlantının ilk ayağı.


Yıllar geçti. İstanbul Hukuk üçüncü sınıfının sınavlarına giriyoruz. Ders, ceza hukuku. Öğrenci deyimi ile “kazıklardan” biri. Yazılıyı alan, sözlüye giriyor. Yürekler Selanik. İştahımız kapalı. Sonradan profesor olan doçent Çetin Özek masada. Öğrenciler üçer üçer önüne diziyor. Soruları tek tek soruyor. Sınav değil sırat köprüsü. Bilemeyen “gayya kuyusuna” Öğle arası geldiğinde, ara verildi. Çıktık bahçeye. Çimlere, benim arkamdan sınava girecek arkadaşla oturduk. Hep yapıla geldiği gibi, “Hemşerim nerelisini” yönelttik. Muş’luymuş. “Benim babam Hasangören köyünden” dedim. Arkadaş ben de oradanım deyince, ağabeyime iş bulan saylavın adını söyledim. “O benim babam” dedi. Nereden nereye.


Sonra sınava girdik. Birinci, öyle yanıtlar verdi ki sorma gitsin. Aldı pekiyiyi çıktı. Beni korku sardı. Bu başarıdan sonra ne yapabilirdim. Üç soru kağıdını aldım. Yanıtladım. Hoca, “Sen Adanalı’mısın?” diye sordu. “Karaman’lıyım” dedim. İnanmadım, öğrenci karneme baktıktan sonra “bir soru daha soracağım, bilirsen pek iyi vereceğim” dedi. “Hocam ben iyiye razıyım” dedim, kalktım ayağa, topukladım. Sınıfın en güzeli, sarışın karısı, arkamdan geldi “kardeş notlarını bana verir misin” diye sordu, “notum yok, kitaptan çalıştım” dedim. Arkama bakmadan çıktım okuldan.


Bunları anımsayınca, pekiyi alan öğrencinin yaşamını merak ettim. Derslerde bir numaraydı. Öğretmenlere öyle sorular sorardı ki, onları açmazlara düşürürdü. Uzun boylu, hep siyahlar giyen, Urfa’lı zayıf, esmer bir kişiydi. Yoksuldu. Okul bitince, asistan olmak istemiş, kabul edilmemiş. Askerde üç dili sular seller gibi öğrenmiş. Yine de geri çevrilmiş. Sonra savcı olmuş. Beytüşşebap ilçesinde görevli iken, köylüleri ağanın zulmünden kurtarmaya çalışmış. Jirki aşireti Güneydoğu’nun Apaçilerini andırırlardı. Onlarla takışmış. Çıkan olayda sanırım sekiz jandarma şehit edildi. Onu da Gemerek ilçesine atadılar. Olay bitmedi. Bir sabah, iki çarşaflı kadın evinin kapısına gelip “istidamız var” deyince, savcı kapıyı açtı, Kalaşnikoflu iki adam tarayıp onu öldürdüler.


İkinci sınav arkadaşımla yine karşılaştık. “Dağa dağa kavuşmaz insan insana kavuşur” hesabı, yıllar sonra Van’da kaldırımda karşılaştık, ayaküstü söyleştik, o gitti yoluna, ben gittim yoluma.