Mahallemiz Gazidükkan, kentin doğu bölümündeydi. Topucak, Tekke, Mansurdede de komşularıydı. Dış kale, doğu sınırını oluştururdu. Emir Ahmet kapısı, göl yeri, Hakkı’nın bahçesi, Demirayak, Fiderişli’nin bahçesi daha ayaktaydı. Köyden kente göç kapısı açıldığında, tek yada iki katlı evler onların yerini aldı. Demirayak amcanın bahçesinin iki kanatlı ve tek kanatlı iki kapısı vardı. Küçük kapının önü, özellikle bizim sığınağımızdı. Güneş de görürdü. Sahibinin eli açıktı. Toplanan kayısıları komşulara dağıtırdı. Kurutulacak kayısıların taklanmasına biz çocuklarda katılırdık. Çekirdeklerde bizim olurdu. Çekirdeklerle “kumar” oynar, daha sonra satardık.
Kentin dışında bulunan diğer bahçelerde bizimkilerin yazgısına uğradı. Ova köylüleri, kente giriş yaptıkları yerlere; dağ köylüleri Tekke ve Gazalpa’ya, Taşkale, İbrala, Selerek yönünden gelenlerse Yeşil Ada’ya, Kırbağına yerleşmişlerdi.
Ortaokul yıllarında, oyun alanımız Aşşağı (Aşağı) bahçe olmuştu. Uzunluğu yüz elli, eni seksen metre kadardı. Düzdü. Doğu yönü Karamanoğullarından kalan surla kapalıydı. Surun altında dikenler, eğrelti otları bitmişti. Güneyinde aralıklı üç ceviz ağacı vardı. Toplanma yerimiz birincisiydi. Gölgeli ve tanem kokuluydu. Eğrelti otlarının boyu yarım metre kadardı. Kimse yokken otların üzerine uzanır, düşler kurardım. Binlerce yıl öncesinde uzun ağaçlar oluşturduğunu, daha sonra bunların kömürü oluşturduğunu okumuştum. Genellikle öğleden sonra, cevizin altında toplanırdık. Çaputa dönüşmüş, buruşuk, yamalı topla maç yapmaya koyulurduk. Hız, beceri, yarış başlardı aramızda. İnsansal ilişkilerin içeriği yüzeye çıkardı. Maçın ortasında dikenler oyunumuzu bozar, gariban topumuzu patlatırdı. Bunun çözümü, Odun pazarındaki dut ağacının gölgesinde tezgah olan Kelikçi Çil Ali amcaya gitmekti. Parayı da öyle kolay bulamazdık. Ali amca iç lastiği çıkarır, şişirir, su dolu kovaya koyar patlağı bulur, solüsyonla yapıştırırdı. İç lastiği topun meşinine koyar, nefesimizle şişirir, ümüğünü iple bağlardık. Bundan sonra, asıl sorunu, ülüğü topun içine sokmaktı. Parmaklarımız çok acıdı bunu yaparken.
Bahçemizin dört duvarı da yıkık döküktü. Bazı duvarlarında kamıştan çelenleri vardı. Kış ayazında bunları yakardık. Çürümüş kamış, iki dakikada harlar, sonra küle dönerdi. Biz de sözüm ona ısınırdık. Karaman’ın ayazı yüzümüzü ısırsa da bahçeye gitmeyi hiç savsaklamazdık.
İki grup oluştururduk. Birisinin başında Kara Korsan, diğerinde Sarı Korsan yer alırdı. Ben Sarı Korsan’daydım. Çocukların çoğu onunla olurken, Kara Korsan’ı yeğleyenler az olurdu. Maçlarda ara verme olmazdı. Ta ki top patlayana dek. Maç ayakkabımız yoktu. Ne giymişsek o. Genelde Çerkez lastiği, o da adisinden. Cizlavet olanı lükstü.
Bahçenin bitişiğinde pancar ekilirdi. Bir adam ev yapmak için alana taş yığmış, toprağa da temel kazmıştı. Temel bizim labirentimiz ve yakalama oynadığımız yerdi. Kışın taş yığının ortasındaki taşları çıkarmış, oluşan oyuk da, ateş yakarak ısınırdık. Gündemimizde izlediğimiz filmler olurdu. Ayakkabı deyince usuma, Ebem rahmetlinin meslerini çalıp, üç günde parçaladığımı anımsadım. “Gömmeli Billi” oyunu da burada oynanırdı. Bir ara iskambil destesi bulduk, “kumara” dadandık. Beş kuruşuna 31 oynadık.
Arkadaşlarım aynı sınıfın çocuklarıydı. Çoğu ilkokulu zar zor bitirmişti. Ben dahil 3-4 çocuk ortaokula gidiyorduk. Hiçbirimizin ailesi varsıl değildi. Çoğunlukla Çatak köyündendiler. Babalarımız bizden hoşnut değillerdi. Babam futbol topunu Hz Ali’nin kesilen başına benzetir, oyunu günah diye nitelendirirdi. Dükkandan kaçmama da çok kızardı.
Oyunlarımızın bir nedeni, temeli olduğunu, yaşamdan kaynaklandığını düşünürüm. Öykümedir. “Baş olmak, yönetmek” hepimizde vardı. Bunun için ya bileğinizi, ya usunuzu kullanacaktınız. Bizim Sarı Korsan’da ikisi de vardı. Onun sözüne, itirazsız uyardık. Kendimi, maraton koşan, koşucuya benzetirdim. Yarışta ne birinci oldum, ne sonuncu. Hep ortalarda kaldım. Örnek aldığım, bir memur çocuğu, bizden ayrı niteliklere sahipti. Giyimi kuşamı, tıraşı, sözcüklere egemen oluşu, kitaplara düşkünlüğü, onu bizden ayırırdı. Onun yanında bizler köylü kalırdık. Okuma yazmayı söktükten sonra, bende de değişiklikler oldu. Haftalık ceylan dergisini aldım. Sonra Kemalettin Tuğcu’nun kitapları. Şimdi cami olan kütüphaneye sürdürümcü (abone) oldum. Tuğcunun yapıtlarında yaşıyordum. Sonra Walt Disneyler, Jules Verne hiç unutulur mu? Elime ne geçerse okudum. Okudukça, rolden role girdim. Düş dünyam genişledi. Pekosbil, Tom Miks, Teksas okur, kızılderililere kötü gözle bakardık. Hep beyazlardaydık. Hollywood filmlerinde de öyle. Beynimiz yıkanıyordu. Yıllar sonra Hanyayı da Konya’yı da anladık.
İnatçıydım. Hala öyleyim. Kimseden geri kalmak istemezdim. Kimi zaman olmayacak duaya amin demekten Çekinmezdim. Yazları ahırın damında yatarken aya gitmenin yollarını aradığım çok oldu. Futbol tutkusu yanında, güvercin beslemeye de başlamıştım. Annemle bu yüzden çok kavga yaptık. Bana öğüdü “etimi yiyen doymasın, bokuma basan onmasındı” Güvercinlere çok para harcadım. Kediler bana ve kuşlara hiç acımadılar. Bir çift “süt-beyaz” güvercinlerimi ikindin göğe salmak, takla atarak yere inmelerini hiç unutmam. Evden çaldığım, bulgur, buğdaylar yüzünden çok azar işittim.
Parasızdık. Oturup, konuşurken, hademenin oğlu Mantar Ali sidikle ıslatılıp, sonra kurutulan bir dal sigarayı, bir lira veren olursa içeceğini söyledi. Bir evin, tek oğlu olan Çekiç Durmuş, isteği kabul etti. Mantar sigarayı içti, parayı da aldı. Sınıfsal olarak birbirimizden farklı değildik. Ortak paydamız yoksulluktu. Eşek bokundan, mısır püskülünden sigara içerlerlerdi.
Günler uzundu. Ortak eylem, Bahçelerden meyve çalmaktı. Ben arkadaşlara hırsızlığın kötü olduğunu söylesem de inandırmazdım. Onlar çalar, bana verirler ben de öğüdümü unuturdum.
Sonra sonra platonik aşklar yaşandı. Kendi kendimize gelin güvey olduk. Yandık için için. Kızın hiç haberi olmadı bile. İsimlerinin baş harfleri ağaçlara, tahta bıçakla yazdık.
Avukat Ali Galip amca, arkadaşlarımın baş düşmanıydı. Özellikle onun bahçesi yeğlenirdi. Tüfekli bekçisi olduğu söylenirdi. Erkekliğe çamur bulaştırılmaz, gene hırsızlığa gidilirdi. Bir gün bahçeye giderken Eşşekçi İbrahim, “durun ben korku b*kumu yapayım” dedi ve dediğini de yaptı. Anladım ki korku Bağırsakları bozuyor.
Yağlıkayış’ın bahçesi bakımsızdı. Bir duvarı yıkıktı. Orada toplanır, söyleşirdik. Kıbrıs gündemdeydi. Millet galeyandaydı. Peki biz geri mi kalacaktık? Gökte uçan uçak, yunanındı, onu düşürüyorduk. Sonra kanla Kıbrıs haritası çizecektik. Üzerini kanla boyayacaktık. Bunun için parmaklarımızı kesecektik. Hiçbirimizin gözü yemedi. Arkadaşımız Gır Ali’nin burun kemiği imdadımıza yetişti. Ali, bir iki ovcalamayla, burnunu kanatabiliyordu. O kanla haritayı boyayıp, gazeteye yollayabilecektik. Ucuz kahramanlık yarıda kaldı.
Gözlemlediğim insansal ilişkilerde üç özellik öne çıkıyordu. Giz saklamak, laf taşımamak, suçta ortaklık. O küçük topluluğun gözde suçu; bahçelerde meyve çalmaktı. Korkağı, cesuru buna katılacaktı. Küçükler, büyüklere boyun eğeceklerdi. “Emir, demiri keserdi” Kol kırılır, yen içinde kalırdı. Bu nedenle işlenen suç yada kabahatler kendi aralarında kalır, ana-babalara söylenemezdi. “Kov” dediğimiz laf taşıma, defterimizde yazmazdı.
Bahçemiz, elbette “cennet bahçesi” değildi. Kavgalar, küfürler eksik olmazdı. Analara, kız kardeşlere sövmeler, kafa yarmalar, günün tuzu biberi olsa da ikinci gün öfkeler geçer, oyunlar sürerdi. İki takımlı oyunlarda, önderler en iyi oyuncuyu almak için uğraş verilerdi. Bir yöntem ayakkabılarla ölçüm, diğeri de, yassı taşın bir yüzüne tükürüp, yaş mı kuru mudan birini seçmekti. Yazı mı tura mı’nın parasız olanı.
Bayraklı oyununa olmayan paramızı harcadık. Şekerini yer, kağıdından derlem (koleksiyon) yapardık. İki numaralı Leyleği bulamazdık. Böyle olunca dizelge eksik kalırdı. Söylenene göre tüm hayvanlar bulunursa ödül olacaktı. Böyle olunca, yediğimiz şekerler yanımıza kar kalırdı. Bayraklı kâğıtlarıyla “tek mi çift mi” oynar, mızıkçılık (oyun bozanlık) yapar, iş sonunda sövmeye oradan da kavgaya dönüşürdü. Bahçe kimi zaman minik bir Carlo Monte olurdu.