Geçmişi yazarken, “zamanın basamağını” uygun görmüştüm. Sonra düşündüm. Basamaklar, hem çıkmak, hem inmek içindi. Doğduktan sonra, yukarı mı çıkıyorduk, yoksa aşağıya doğru mu iniyorduk? Çıkmanın yolu, ömrün sonu oluyordu. Biz ise yukarıya çıktığımızı düşünelim. Bir yazar da ömrümüzü daireye benzetmiş, bu da doğru.

Topucak ve Tekke, bize komşuydu. Topucak yaşayanları bize göre daha gelişmiş kentlerdi. Biz yaştaki çocuklar, daha çıtkırıldım diye düşünürdük. Onlarla taş savaşları yapardık. Tekkeliler köyden yeni gelenlerdi. Onlardan çekinirdik. Kavgacı yaratılıştaydılar. Topucak’ın bir Arap Sait’in Kamili vardı ki ondan köşe bucak kaçardık. Bıçaksız gezmez, atletik, gözü karaydı. Onun sürüden dönen camızlara binip, gezmesi, kovboyların rodeosuna benzerdi.

Bizim mahallede Ermeni, rum ve Türkler karışık oturmuşlar. “Meryem Ana” kilisesi Ermeni cemaatine aitmiş. Karşısında rum kilisesi varmış ama yalnızca temel taşları kalmış. Burada ayrıca halen ayakta kalan, iki katlı bir de Ermeni ilkokulu var.

Daha 3-4 yaşındayken, şimdiki kuğulu parkın güneyinde kalan, sıra dükkanlardan birisinde bakkal çırağı olarak çalışmaya başladım. Babamın okuma yazması vardı, hesabı yoktu. Abamı da bu nedenle dükkana götürürdü. Bende abama bekçilik yapardım. Gün atar atmaz uyandırılırdık. İşkenceydi bu. Umarsız kalır giderdik. 14 yaşıma da sabah uykusunu uyuyamadım. Çocuk olup, mahallede kalamadım. Babam, kargalar sabah kahvaltılarını yapmadan, Kara Köprü’nün yolunu tutardı. Avgan ve Şanşa köyünden meyve, sebze getirenleri karşılayıp, ucuz ve taze ürünleri satın alırdı. Şanşalı bir köylü başkasına satmaz, babama satardı. Yeşil gözlü, çizmeli, süvari pantolonlu, sarışın, uzun boylu adam, yürüdükçe yerler sallanır sanırdım. İlisıralı Ahmet ağa, yaşlı, sakallıydı. Yetiştirdiği üzümleri de babamdan başkasına satmazdı.
Üzüm üretmenin uzmanıydı. Esebalı denen üzümü, ışığa çevirdiğinizde sanki karşısını görürdünüz. Hele Şanşalı’nın domatesleri. Parmaklarınızla “şak” ettiğinizde, gömleğiniz domates suyundan kıpkırmızı olurdu. Şeftali, armut, kayısı, erik, biber, patlıcan bir numaraydı. Hormon falan bilinmezdi.

Evimizde bazen bir bazen iki ineğimiz olurdu. Sağılan sütler komşularla “değişiklik” yapılırdı. Bunun ölçümü, uzunca çubuklarla, çentik atılarak yapılırdı. Sütler, makinada çekilir, yağa dönüştürülürdü. Diğer günlerde, sütler dükkana götürülür, gaz ocağında kaynatılırdı. Ben, askıya süt doldurduğum bardakları dizer, çarşıdaki esnaflara satardık.
İlkokul dördüncü sınıftayken, sıra dükkanlar kamulaştırılıp hükümet binasına katıldı. Kuğulu Parkı’nın olduğu yer akasyalıktı. Hasip amca bekçisiydi. Her tarafı titrerdi (Parkinson) Çocukları hep kovalardı. Dr. Celalettin bey, yemeğini elleri titrediğinden yiyemediğinden, kaşıkla onu beslediğini anlatmıştı. Dükkansın kalmıştık. Babam yana döne dükkan ararken rahmetli Hasan Pınarbaşı ağabey kendi dükkanını verdi. Yeni dükkan, eskisinin yarısı kadardı. Bu yüzden işimiz azaldı. Bizim müşteriler Boyalı ve Davgandos köylülerinden oluşurdu. Babam iki köyünde eniştesiydi. Enişte diyen selam verir, içeriye girerlerdi. Sonra onlar da ayaklarını kestiler.

Babam, sebze pazarından dönüşünde, yüz gram et alırdı. Saat 11 oldu mu, cebinde taşıdığı masatla bıçağını biler, beni karşısına oturturdu. Etin bir ucunu ben, bir ucunu o tutar “kuşbaşı” doğrar, tasa dizerdi. Üzerine 7-8 yeşil biber kor, Sami Çelebi’nin fırınına gönderirdi. Öğleyin fırına gider kızarmış eti, dükkana getirirdim. Sonra ters döndürülmüş elmas sandığına kağıt serer, pideyi ve tabağı aramıza alıp yerdik. Benim gözüm hep kapıda olurdu. Mutlaka birkaç münasebetsiz konuk gelir, “Afiyet olsun, Arif ağa” derdi. Babam hemen onları sofraya davet ederdi. Arlanmazlar da hemen sofraya çökerlerdi. Nasıl da kızardım. Habersiz gelip, sofraya oturanlara hala kızarım.
Altı yaşında Mahiye teyzenin torpiliyle Gazi Mustafa Kemal ilkokulu’na yazıldım. İlk üç sınıfımımın öğretmeni Vildan Özçelebi hanımdı. Bir derste sırama oturdu, ona “aşık” oldum. Kolonya kokusunu hala duyar gibiyim. Evlendi gitti. Sonra Ayşe Erdal hanım da iki yıl okudum. Yıllar yıllar sonra, caddede karşı kaldırımda yürüyen öğretmenimin yanına çekingenliğimden gidemedim. Yaşım altmış olmalı. İçim çocuk kalmış olmalı.

14 yaşında orta üçte üç dersten, beklemeye kaldım ve dükkandan istifamı verdim. Yerime kardeşim Ziya geçti, bir daha da ayrılamadı. Tüm yükümüzü o çekti. Benden küçük olan kardeşlerim Sariye ve Ziya’ya ettiklerim ölçüsüzdü. “Ali Kıran baş kesendim” Hemşirelik okumak isteyen kız kardeşime yoldan mı çıkacaksın? der zılgıt çekerdim. Gizli gizli sigara içen Ziya’yı döver, sigara paketini unufak ederdim. Yakaladım mı alıp, babama verirdim. Şimdi ben sigara içiyorum o da “seni döveyim mi?” diyor. Hakkı da var hani.
Sonradan Odunpazarı’nda ,Durayda’lı Harun’un büyükçe dükkanına geçtik. Lokantacı olduk, battık. Etli ekmekçilik yaptık, iki yakamız bir araya gelmedi. Garsonluk, bulaşıkçılık yaptım, çeşmeden su taşıdım, kollarım koptu. Babam okumamı istiyordu. Günde 3 lira harçlığım vardı. Öğleyin etli ekmek, ikindin küçük tavada callayı kardeşim Ziya hazır ederdi. Az gecikse “yandı gülüm keten helva”

Odunpazarı bir, Kervansaray iki. Tüm tecimsel işlerin odağıydı. At arabası üretenler, tahıl tüccarları, Afyon (Afyin derdik) alıcıları, Dericiler, helvacılar, etli ekmekçiler, Saraçlar, yağ üretenler, Hancılar, geniş alanda yer alırlardı. Ortadaki dut ağacının gölgesinde Çil Ali amca kelikçilik yapardı. Alkol bağımlısıydı. Parasızlıktan ispirto içtiği söylenirdi. Yağlı güreşler, kimi zaman Ali Başusta’nın hanının avlusunda kimi zamanda dut ağacının çevresinde yapılırdı. Haradan getirilen aygırlar kısraklara burada “aşardı” Gençler için cinsel uygulama, deneyimleme, aygırlar yönlendirme, kışkırtma tam bir tiyatroydu. “Bastır” derken, ağızlarının suları akardı. Aygırlara “kıyakçılar” yardım ederlerdi.
Dört beşte ahır vardı. En tanınmışı Ali ustanındı. Köyden eşekleriyle gelen köylülerin konakladıkları yerlerdi. Aşağı eşekler, üst bölümde, tahta döşemeli bölümde köylüler kalırdı. Hayvan ter kokusu, bit, pire, tahtakurusu iç içe olurdu. Üzerlerinde yorgan, altlarında döşek “hak getire” geceleri ahırın alt bölümündeki kaynaşma cinsellik kokardı. Abazanlar cirit atarlardı. Oyun oynarken, kağıt çalanlara da “Ali ustanın hanından eşek çal” denirdi.

Çoğunluğu Çataklı olan “el ulakları” köylülerde topladıklarını, tüccarlara satarlardı. Sonunda çoğu işi büyütüp, tüccar oldular.
Dükkanımızın komşuları, bakkal Kürt Ahmet, Bucakkışlalı Sarı Mehmet, Kürt Zeki ağabey, Saraç Sırrı Özer, Böcünün Halil İbrahim, Çataklı deri tüccarı, karşımızda helvacı Muzaffer, İrfan, Mesut ve Mehmet kardeşler, Sami Çelebi’nin fırını vardı. Kente gelen köylülerin en büyük zevkleri, helvacı da tahin, cıvık helva karışımını yemekti. Lüks olsun diye bir pide alıp, köye götürmekti. Masaralı’lar alay etmek için şöyle derlerdi: “Masaralılar pideyi alırlar, mayalı ekmeğe dürüm yaparlardı” Onlar genellikle varsıl ama varyemezlerdi.
Saraç Sırrı amca ciddi, işinde ustaydı. Çocuklara olan Suat ve Sermet çizgiden çıktıklarında “yan kayışıyla” döverdi. Dükkanını kapatınca, motosiklet ine biner, gezintiye çıkardı.
Sinema tutkumuzdu. Her hafta bir film gösterilirdi. Pazartesileri iple çekerdik. Paramız yetişmezdi. Kardeşim Ziya küçük olduğundan, akşamları çıkamazdı. Benimle olunca çıkabilirdi. Parayı denkleştirmek onun işiydi. Bu yüzden çekmeceden para alması gerekirdi. O da alırdı. Babama öğüt verirdi çekmeceden para çalmayın, siz bir çalarsanız, şeytan iki çalar derse de, biz günahı falan düşünmezdik. Yine günahlarini, şeytandan ürkerdik. Ayda yılda bir gelen konserlere parasızlıktan pek gidemezdik. Sinemaya gitmeden, “Mavi Köşe” devramberciden iki kupa “çay bardağı” devramber alır, benim ceketimin sağ cebine dökerdik. Ziya, sağıma oturup, cebimden alır çitlerdi. Zabıtalardan çok korkardık. Acımaları yoktu. Çatlak tabak buldular mı, yere atıp kırarlardı (sonradan onların amiri oldum) satacağımız etli ekmekleri, ya Sami Çelebi’nin ya da Necati abinin fırınında pişirtirdik. Kardeşim de pişirmede ustalaşmıştı.

Yetmişli yıllarda Bülent Ecevit, kentimize geldi. Görkemli biçimde karşılandı. Gıle’nin kahvesinde toplanıldı. Konuştu. Avukat Orhan Tosun (rahmetli) beni sıkıştırdı, hadi hadi soru sorsana dedi. Baktım olmayacak sayın Ecevit‘e “emperyalizm hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedim. “Kardeşim şu sıcakta bunun yanıtı uzar” dedi. Bu sırada Tuzcu Hakkı Ehliz’in ince, ama etkili bağırtısı, alanı çınlattı. “Silkele Ecevit, silkele çürük elmalar dökülsün” CHP o zaman üçe ayrılmıştı. Ecevit, Ehliz’in sözlerini beğendi, konuşmasında da yer verdi.
Yazın toz, kışın çamur. Toza at bokları da karışırdı. Erozyonu önlemenin, kentin çevresinin, ağaçlarla donatılmasını düşünürdüm. O zamanlarda iki özel otomobil, çok sayıda at arabası vardı. Bir de faytonlar (biz payton derdik) Atların dışkıları, cadde ve sokakları berbat ederdi. Kuruyan tersler burunlarımızda yerlerini alırdı.
Küçük yerleşim yerlerinin dedikodusu, laf getirmeleri yaygındı. Herkes birbirinin gizlisini, olmuş olmamışnı, hırsla, kıskançlıkla, birbirine yetiştirmekte birbirleriyle yarışırlardı. Hele yolda yolakta, bir kadınla bir erkek görülmesin, hemen yatağa atılırdı.

Karalama, insan onuruyla oynamaya, bir 23 Nisan’da tanık oldum, hala unutamam. Birinci asfaltta polis cipi ve kalabalık vardı. Bir gencin, lise öğretmenine bıçakladığını öğrendik. Karakolun önüne geldiğimizde, sokak ana baba günü gibiydi. Gözaltına alınan gencin babası A.P yöneticilerindendi. “Gençler ne duruyorsunuz komünistler azdı, arkadaşınızı kurtarın” diye bağırıyorlardı. Oysa olayın siyasi yönü yokmuş. Kız davasıymış. Bu olay bana çok şey öğretti. Mesleğimde onu örnekledim.
Odunpazarı salıngaçların, dönmedolaplarının, bayramların sevinç yeriydi. Binbir güçlükle, el öperek topladığımız harçlıklarımız, öğleye varmadan buharlaşırdı. Arkadaşlarım ilk gittikleri yer Karabiber’in aşevi olurdu. Pilav üstü fasulyeye tüm paralarını harcarlardı. Bulgur aşı yemekten gına geldiği için pirince saldırırlardı. Susar, acıkır, yorulurduk. Evden başka gidecek yerimiz de olmayınca yola çıkardık. Bahçe arasına geldiğimizde, bir boğanın, ineğe aşmasına tanık olup, korkudan duvara tırmanmıştık. Uygulamalı cinsel ilişkiyi, korku ve heyecanla izledik. Burada da “kıyakçı” boğaya yardımcılık yapmıştı.

Kaç-göçün, yoğun olduğu o günlerde, cinsellik tabuydu. Birkaç genel kadının dışında, hiçbir şey yoktu. Para bulabilenler Konya çayırında “otlanırlardı” Böylesine girilşien eylemlerin sonunda bel soğukluğu, gençlerin karabasanı olurdu.
Aş evlerinde akarsu yoktu. Çeşmelerden taşınırdı sular. Bu iş benim korkulu rüyamdı. Küçük ve cılızdım. Zeytinyağı tenekesini alır, Aktekke şadırvanına giderdim. Teneke dolarken Koca Çınarın gölgesine oturur, çınarla söyleşirdim. Yaşını, köklerinin toprak ve suyla nasıl buluştuğunu merak ederdim. Dükkanımızda bir de küpümüz vardı. Buzhane’den aldığım buzu küpe atardım. Buzun taşınması da eziyetti. Parmaklarım donardı. Dondurmacılar, gömütlük kuytusunda, Demirgömlek’teki sarnıçta biriktirilen karları kullanırlardı.