Kişi, içine doğduğu toplumundur. Çocukluğumuz, kişiliğimizin çıkış noktası. Bir kar topudur. Kardan adam yapmak istersek, avucumuza alırız karı. Sıkıştırırız.Yuvalarız, sonra yerdeki karda çoğaltırız. Çekirdek kar giderek büyür. Kardan adamın gövdesi, sonra ayakları ve kafası çıkar ortaya. Bizler de yaşamı deneyleyerek, düşe kalka, koşarak oluştururuz. Bu ilk kişiliğimizdir. Sonrakiler onun üzerinde, yortulurlar. Bir yetişkini tanıyacaksak, çocukluğuna bakmalıyız.
Çocukluğumun çıkış noktası, Gazi Dükkan mahallesi, Deli Çeşme sokağındaki son günlerini yaşayan iki katlı evdir. Çeşmede evimizde yok artık. Sokağımız kişiliksiz bir sayı, Topucak’a “kuma” diye verilmiş. Çeşmenin iki ülüğü (oluk) vardı. Birinden sağ du, diğerinden çürük su akardı. Yıllar sonra Yunus Emre’nin “sayrı mısın, sağlar mısın” dizesini okuduğumda “sağın” sağlıktan, sayrının hastalıktan geldiğini öğrenecektim.
Çeşme, mahallenin can damarıydı. O zaman kentte su şebekesi yoktu. Kadınlar, kızlar, çocuklar, helke veya güğümle eve su taşırlardı. Şairimiz Bekir Sıtkı Erdoğan’da “Güğümler çeşme başına dizile dizile bitmez” diye betimlemişti. Koca koca sazan balıkları (o zamanlar yöredeki göllerde tutulurdu-şimdi bir tane bile kalmadı), karın (işkembeler) burada temizlenirdi. Kadınlar burada fis-kos yapıp iletişim kurarlardı. Kışın ülükler donar, pürmüzle don çözülürdü. Çeşmemiz aynı zamanda, aşağı bölümdeki evlerin avarlarını (yeşillik) sulardı.
Çeşmenin biz çocuklar için bir işlevi daha vardı. Bizim oyun alanımızın bir parçasıydı. Ön tarafta biriken çamur oyun malzememizdi. Çaputa ıslak çamurları yedirir arı avına çıkardık. Avlarımız eşek arısıyla zamburlardı. Bal arısına ilişmezdik. Su içmeye gelen avları çaputla sersemleştirir bir çöple iğnesini koparırdık. Sonra iki çöpü yere çakar, iple iki ucunu birleştirirdik. Olurdu canbaz köprüsü. Eşek arısını, zamburla ipe koyup, yürütürdük. Arada da elimizi soktururduk.
Eşek arısı değil de zambur, fena acıtırdı. Çeşme, Guldur Osman abigilin duvarına dayanırdı. Onun bahçesindeki yelkovan ağacıda oyunlarımızın "madeniydi” İlk gençlikte erkek çocukların mutlaka çakısı olurdu. Çakıyla ilk güzün yelkovan ağacının taze dallarını keser, bir çiviyle orta damarını boşaltır takılak yapardık. Sonra güç-bela bulduğumuz sicimi tükürükle yumuşatıp, top yapardık. Kuruyan ve nohut sertliğine ulaşan, “mermiyi, takılağa kor, uygun bir çöple iteleyip bir arkadaşın yüzüne yollardık.
İki yıl önce çeşmeyi belediye rahmeti-rahmana küreleyip yerle-yeksan etti. Bu kez Parmaklı caminin doğu duvarına bir aile mermerden hayrat bir çeşme yaptırdı. Bir gördüğümde çeşmenin olukları sökülmüş. Çalınmışlar diye düşündüm. Sonradan araba yıkama yeri gibi kullanılınca olukların söküldüğünü öğrendim. Çocukluğumun oyuncaklarının hiç biri çarşıdan alınmamıştı. "Katır, dediğimiz topaçlar dışında. Oyuncakları, kendimiz üretirdik. Ağaçtan, kemikten, toprak ve çamurdan. Kızlar bezden bebekler. Billi (çelik-çomak), kemik atmaca, gömmeli billi, yan billi, telden arabalar, kavak dalından at, çizgi (biz cızgı derdik) say taşı, beş taşın çakıl taşları, parmaklarla oynatılan ipler, kâğıttan şeytan uçurtması (ipini annemizin kukasından çalardık), kamıştan, kâğıttan uçurtmalar. Sonra insandan oyuncak. Özellikle aksam yemeğinden sonra, evde bağlasalar durmazdık. Sokak lambaları çoğunlukla yanmazdı. Şansımıza caminin karşısındaki lamba yanardı. Oyunlar kandırmaca, dayanç,dizini sıkma kurallara uymaya dayanırdı. Kalleşlik yapılması yadırganırdı. Tek (gıç manevra geldi ha), saklambaç, kemik atmaca, uzun eşek, gav, güzel peynir, billi, ebe mama, yakdamacan, elim sende, film çevirmeyse gündüzleri oynanırdı. Filmlerde erkek çocuklar hep “esas oğlanı” oynamak isterse de kız rolüne, kimse gönül indirmezdi. Ferid’in sineması-eski sinema (Tevfik Çelebi amca) dünyaya açılan penceremizdi. Yanınca, yapılacak diye nasıl umutla beklediğimizi anlatamam. Geceleri sinemadan çıkınca koşar adım, dost Remzi Tartanların dar sokağına girip, işenirdi. Sokağın adı Çöğdürekliye(Sidikli) çıkmıştı. Bunu biraz daha avukat Ali Galip amcaya olan gıcığımımızdan yapardık. O, bahçesine dadanmamıza çok bozulurdu. Arkadaşlarım da inadına onun bahçesini yağmalarlardı. Oyunlar yaşamımızın küçük gerçeklerini içerirdi. Çok daha sonra, öğrencilerimizin ilkokul evresi lise dönemine evrilince, Aşşa Bahçe’ye “terfi ettik” Hep insanlarla haşır neşir olduk. Kaynaştık. Sınadık birbirimizi.