Dolaştığı sokaktaki evimizin yerinde yerler esiyor. Ebe’min, Tahir Akyol amcanın, terzi Topal Ahmet ağabeyin, Şapkacıların evleri de anılarda kalmış. Sokağımız, ağzından dişleri sökülmüşcesine acınası görünüyor. Dip komşumuz Macır İsmail ve oğlu Ahmet ağabeyin evleri çöküyor. Pencerelerdeki camlar kırılmış, demirleri çalınmış, “köşe omuzu” yıkılmış. Tinerciler evi bir zaman mesken tutmuş. Minderler, yastıkları, yaygılar toza boğulmuş.

Onların “aşenesinin, buharesi” tavansız. Oysa, oraya her yıl leylek ailesi konardı. Baharı da yanlarında getirirlerdi. Kırmızı gagaları, siyah beyaz giysiler ile benim Beşiktaş’ıma benzerlerdi. Kuluçkalardan, yeni yeni tüylenen bir yavru nedense, Ebemin evinin avlusuna atılırdı. Üzülürdük. Abam, avluya iner, yavruyu alır, kırmızı kalemle imler, buhareye bırakırdı. Ne olacak diye bakardık. O yavru yine atılmış olurdu. Bunun leyleklerin doğal yasası olduğunu o zaman bilemezdik.

Komşumuz İsmail amcalardan, Macır diye söz edilirdi. Evin büyük oğlu Ahmet ağabeyin, güldüğünü hiç görmedim. Uzunca boylu, geniş omuzlu, kumraldı. Evlerinin tavanı, yuğmak, karlarını küremek için, bizim eve gelir, izin alır, merdivenle dama çıkardı. Eşi, yengemin ahretliğiydi.

Arapça Muhacir, bizim dilimizde Macır’dı. Çift-çubukla uğraşırlardı. Kimseye karışmazlardı. Onca yıl, dip dibe yaşadıksa da gelip gitmezdik. Yerinden göç edilmişlik, sıladan kovulmak, içlerinde onulmaz yaraydı.

Sonra Çerkesler vardı, çıkmaz sokakta. Çerkes Ana alımlı uzunca boyluydu. Saadettin, Aziz ve Yavuz ağabeyler tertemiz giyinirlerdi. Yavuz ağabey, benim için iyi bir örnekti. Lisede benden ilerideydi. Daha ilk okuldayken, ondan ödünç kitaplar alırdım. Sonra doktor oldu. Çerkesler bizimkilere benzemezdi. Temizliğe düşkündüler. Düğünleri ayrı bir alemdi. Kızlı erkekli oynamaları, akordeonun müziğiyle ne de hoştu. “Haydara-meydora” bağırışları neyi anlatırdı bilemezdik. Sonradan Kafkasların devinimi, kokusu ve sevinciymiş bunlar. Kızlı-erkekli oynamaları sulu değil mertçeydi. Kaç-göç bilmezlerdi.

Evimizden 40-50 metre ileride, Macır Sabri amcanın evi vardı. Şimdi iki katlı güzel ev yıkılmaya yüz tutmuş. Görünümü topal bir insanı andırıyor. Sağ bölümü yıkılmasın diye aşağıdan payandalanmış. Tıpkı sakat insanın bastonu gibi. Sabri amcanın da hiç güldüğünü görmedim. O da çiftçiydi. Çalışkandı. Bol çocuğu vardı. Avukat Saadettin arkadaşımızdı. Sabri amca tarladan getirdiği samanı, samanlığa atarken ki görüntüsüyle hala belleğimdedir.

Bize az ıraktaki Abidin ağabeyi de anmak isterim. Onun eski kitapları ve defterlerini babam satın almış. Ortaokuldayım. Babam bunları helva ve zeytin paketlemek için kullanıyor. Bense onları gizlice çalıyorum. Önümde yeni bir dünya açılıyor. Onun bir roman denemesinde “asıl oğlanın” adını siliyorum, kendi adımı yazıyorum. İyi bir öğrenci olan abidin ağabey sonra doktor oluyor. Karaman’a geldiğinde birkaç kez masa tenisinde maçlarımız oldu.

Bu yazıyı göçler için yazmayı düşünmüştüm. Oysa kalemim Karaman dışına çıkamadı. Macır deyince babamı yazmadığım usuma geldi. O da göçmendi. Muş’tan, yayan yapıldak annesi ve kardeşleri ile dört yılda Karaman’a gelmişti. Diğer göçmenlere verilen diğeri kendilerine verilmediğine “hayıflanırdı”