Annemin annesine, anneanne demezdik. Ebe derdik. Babaannemi hiç görmedim. Üç çocukla gelmiş Davgandos köyüne. Orada yaşayıp ölmüş. Gömülü orada. Gömüt taşıyla tanıyorum onu. Ama ebemi tanıyorum. O benim nazımı çeken, şımarıklıklarıma katlanan, beni sırtına “hop edip” gezdiren yaşlı kadındı.
Ebe’min yaşamı kahırlar yumağıydı. Boyalı köyünde doğmuş. Üç evlilik yapmış. Birinci eşi birinci savaşta ölmüş. Bir ay sonra ikincisi ile (kocasının kardeşi) evlenmiş. Bu eşi de askere gitmiş, şehit olmuş. İki kardeşten de dul kalmış. Güzelmiş. Üçüncü evliliğini köy imamı ile yapmış. İmam dedemi hiç sevmedim. Ebe’me kızıl saçlı, yeşil gözlü, Adalı diye bildiğimiz kadını kuma getirmiş. Sonra ebemi boşamış. Gerçek adı Eşe’ydi ya biz ona ebe derdik.
Eve kuma geldi ya. Ebem işten güçten, bağdan-bostandan pörsüdü. Boşanmış onu dedem denen imam. Ebem iki kız çocuğuyla bir başına kalmış. Annem Cemile, teyzem Emine. Namerde boyun eğmeden çocuklarını büyütmüş. Boyalı köyü bir tepe üzerindedir. Ekenekleri tepeliklerde yer alır. Kurak bir iklime sahiptir. Yağmur yağarsa, yiyintilerini çıkarabilirler.
Annem Karaman’a gelin gittikten sonra, zaman zaman köye giderdik. Ebemde kalırdık. Köyün evleri birbirlerine bitişikti. Çatalhöyük evlerine benzerdi. Tek ayrımı, eve damdan değil kapıdan girilirdi. Girişte, kapının sağındaki duvarda avuç içi büyüklüğünde sözüm ona penceresi vardı. Cam, oyuntuya oturtulduğundan, hiç açılmazdı.
Ev dediğime bakmayın. 50-60 metrekarelik bir kulübe. Ahır geride. Bir inek, üç beş kıl keçi. Onlar da girişten oturanlarla girerler. İdare lambası ve çırayla aydınlanılır. Gazete, kitap nedir bilinmez. Gusül, banyo odası yoktur. Köyün girişindeki yokuşun sağında, taştan dört duvarlı hamam bozuntusunda çamaşır yıkanılır. Kül, kir, pas kokusu insanın burun kemiğini kırar. İlkellik diyeceğim ama bundan utanıyorum.
Gorki’nin anasına benzerdi ebem. Onurundan ödün vermezdi. Avuç içi tarlasını, küçücük bağını, bahçesini emeğiyle işlerdi. Annem ve teyzem ona yardım ederlerdi. Yoğun emek isteyen işlerden bunalan annem sonunda baş kaldırarak “şehirli olsun, kör topal olsun, ne olursa olsun ben şehre gideceğim” derdi. Sonunda yoksul ve kendinden 15 yaş büyük babanla evlendi.
Ebemin evinde, ahır kapısının sol yanında pekmez küpü vardı. Kapak olarak işlemeli bir taşla ağzı kapatılırdı. Taşı çok sevmiş ve almıştım. Bu deniz yıldızı taşılıydı (fosil) O gün yer bilimine merak sardığımı anımsıyorum. Dost Profesör Tahir Emre’ninde buna benzer bir anısı var. Taşıl köyün, Öküz Göçüren yöresinde bulunmuş. Sonradan orada oğlumla epeyce taşıl aramıştık.
Köye daha çok Ali Beke şenliklerinde giderdik. Ürünler kaldırılıp, pekmez kaynatıldıktan sonra zorlu bir yolculukla oraya ulaşılırdı. Yatıra dua edilir, dileklerde bulunulurdu. Yatırın çocuksuzlara çocuk, erkek çocuksuzlara oğlan verdiğine inanılırdı.
Yıllar geçti. Ebem tüm varlığını satıp, Karaman’a göçtü. Bitişiğimizdeki iki katlı kerpiç evi satın aldı. Üst kat odalarından birine kendi oturdu, büyük odayı kiraya verdi. Onun gelişi üç kardeş için (ablam, ben ve kız kardeşim) özgürlük alanı olmuştu. Gece karabasanlarından kurtulmuştuk. Ebem gururluydu. Akşamları bize gelirdi. Hiçbir zaman sofraya oturmadı. Pancara gider, kira ve günlük kazancıyla yaşardı. Odayı daha sonra halamla paylaştık. Beş kişi, 8 metrekare bile gelmeyen odada yaşadık. Hiç yükünsemedik. Eben benim şımarıklıklarımdan çok çekti. Gece uyandırıp, sobanın külünde yumurtamı pişirtmedim, palize mi yaptırmadım. Ebeme ağırmış, karmakarışık, tarak görmemiş saçlarından dolayı tülbür derdik. Onca şımarıklığa karşı, bir tokat bile atmadı bize. O bizim için geniş yürekli, sevecen, onurlu, çilekeş bir candı.