Hamamı, sözcüğünün adı Arapça “Hammam” geliyor. Yıkanılan yer. Yunak’ta öyle. Bir de çimmek var. Amaç, kirden, pislikten arınmak. Karaman’da günümüze gelebilmiş hamamlar, Lâl (Lel, Ley değil), Yeni Hamam, Seki Hamam, Süleyman Bey Hamamı, orta kaledeki Hatun Hamam. Evlere su donanımı döşenmediğinde halkın yararlanabilmesi için yapılmış hamamlar. Ucuz, suyu hazır kuruluşlar. Roma’da, Selçuklu’da, Karamanoğlu döneminde, Osmanlı’da önemini hiç yitirmemiş.

Hepimizin yanlış olarak söylediği Lâl hamamına bir bakalım. Karamanlı yapısı. Alaaddin Ali Bey’in önce kölesi, sonra sevdiği bir insan olan Lâl Paşa tarafından yaptırılmış. Kendisi Niğde kalesi Komutanıymış. (Kaynak: İbrahim Hakkı Konyalı) Giriş kapısı, eskiden Çelebi mescit yönündeydi. Şimdi, yerinde yerler esen, anıtsal Taş binanın karşısında kapısı var. Giriş hayli aşağıda kalmış. Benim en çok yeğlediğim hamamdır. Sahibinin oğlu Ali Ekinci, arkadaşımdı. (Kekeç Ali, hep gözlüklü, kişilikli) Annemle gittiğim ve sonra “büyüdün, denerek kovulduğum yer” İdmanyurdu’nda takıma, yedekten girmişim. Patronumuz Muzaffer İnekçioğlu ve Ali. Bir maç sonrası, oraya yıkanmaya gittik. Nasıl da sevindim. Bol sıcak su, geniş yıkanma yerleri, mermerden kurnalar, temiz çarşaflar, hele hele göbek taşı. Yat üzerine, kapa gözlerini, düşlere dal. Su biter diye korkma. O zamanlar evlerimizdeki gusülhanelerde yıkanırdık. Git çeşmeden kovayla su getir. İkide bir sönen gaz ocağında ılıt suyu, gir kümes büyüklüğündeki merdiven altına, iki büklüm otur, dökün suyu. İşte yıkandın. Bir nevi yasak savma. Giyin. Ahıra git, inekleri geç, pis su kovasına asılı yerden al, ineklere bulaşmadan sokağa çık, dört kirli suyu. Yıkanmak değil işkenceydi yaptığımız.

Ton Miks okuyanlar bilir. Orada Konyakçı diye bir figür vardı. Yıkanmayı hiç sevmezdi. Soranlara “ben yağmurdan yagmura yıkanırım” derdi.
Hamamın içinde, kenarda bir oda vardı. Önündeki tabelada “Etek tıraşı” yazılıydı. İşlevini bilmezdim. Sözlük tanımı şöyle: İnsanın vücudunda, örtmek, gözlerden saklamak zorunda olduğu yer. Cinsel organ bölgesi. Ut yer. Edep yeri. Rahmetli peder, kadınlardan söz ederken onlara “eksik etek” derdi.

Karaman Tellakları, iri yarı, göbekli, sakalları ustura görmemiş kişilerden seçilmiş gibi, dolanırlardı göbek taşının çevresinde. İyice terlemiş birisi, keselenmek için tellağı yanına çağırırdı. Tellak işinin uzmanı. Elindeki kese ile, müşterisine başlardı keselemeye. Adamın derisini soyardı resmen. Çıkanlardan rahat bir insan oluşurdu. Dön arkanı, uzat kolunu, bacaklarını rahat bırak komutuyla işlem biterdi. Sonra gidilir, sabun köpürtülür, yıkanılır, ter-ü taze bir insan çıkardı ortaya. Surat kıpkırmızıdır.
Hamamlara “hamamcı olmuşlar” sıkça uğrarlardı. Hepsini şeytan aldatmıştır. Ayıp rüyalarından yıkanıp arınmanın peşindeler. Nedense düşlerine kendilerini saklarlar.
Yeni Hamam uzun yıllar boş kaldı. Bir ara onarılıp çalıştırıldı. Sıcak suyu yeterli olmayınca kapandı. Çıkan yangınla köhneleşti. Çocukluğumda kadınlar bölümü oyun yerimizdi. Kışları orada ateş yakar, oyun oynardık. Okuldan kaçan arkadaşların gizlenme yeriydi. Nuh Paşa’nın vakfiyesiydi. Yeniden çalıştırılıyor. Yanlış yol yapımı yüzünden bina yer altında kalmış.

Seki Hamam gözdemizdi. O da bir ara viraneye dönmüştü. Yenilendi. Şıh Ali’yle maçtan sonra buraya gelirdik. Soyunur, ben göbek taşına, o “cehemliğe” yönelirdik. Ağzımda sigara, sırtüstü göbek taşına yatarım, terlerim, düşler kurarım. Şıh Ali ise sürekli hareketler yapardı. Soyunma kabininde kurulanırken, içtiğimiz gazoz cana can katardı. Sonra yolumuzun üzerindeki dost Kemal Varlı’gilin kahvesine gider, çaylarımızı içerdik. Ne güzeldi o günler.
Süleyman Bey hamamı. Ak Tekke’yle komşudur. 60-70 önceleri ardiye olarak kullanıldı. İçeride çuval çuval kuru üzümlerin mekanı oldu. “Gelin yutan hamam” derlerdi.
Sonra onarılıp, çalıştırıldı. Birkaç kez gittik ama Seki hamamın, Lâl hamamının tadını bulamadık.
Orta Kale’deki Hatun hamam restore edilmişse de içini görmek bize “nasip” olmadı. Kapısı hep kilitli.