Bizler fen edebiyat ayrımının ne olduğunu, neye yaradığının bilincinde değildik. Özellikle ben. Koç nereye gidiyorsa biz de oraya. “Uyduk imama, durduk namaza” Çalışkanların arasında 25 yaşındakiler de vardı. Hepsi de “kelek kesendi” “Hem kel hem fodul” Omuz zoruyla dersi geçeceklerini sanırlardı. Hakkı hoca kara tahtada problem çözerken, başımın yanından geçen bir cisim, tahtada gümledi. Tebeşirmiş. Mermi sanmıştık. Hoca “kim attı?” diye sorunca, rahmetli Kemal Varlı, ayağa kalktı, “ben attım” dedi. Pervasızdı. Ağa çocuğu bir Türkmen‘di.

O zamanlar ulusal bayramların kutlanması çok önemliydi. Özellikle 19 Mayıs. Öğretmenlerimiz Cumhuriyet çocuklarıydı. Gençlerden seçtikleri spora yatkın öğrencilerin, mayıs ayinin başından, bayrama dek tozlu topraklı spor alanına götürürlerdi. Jimnastik çalışmaları yaparlardı. Belden yukarısı çıplak olan öğrenciler, kağıttan yaptıkları, ay yıldızı göğüslerine yapıştırırlardı. Bayram öncesi bunları çıkardıklarında, ortada bayrak motifi görülürdü. Söylevleri, ilçebay, rahmetli Ali Ünlüer ve Mehmet Alkan yaparlardı. Alkan çok geveze olduğu için, lakabı çok ayıp bir şeydi. Ona ayrıca “ateş etme Mayk, arabada yengen var” derlerdi. Söz ondan açılmışken usuma geleni anlatmalıyım: Okulun duvar gazetesi vardı. Ben de sadık bir okuruydum. Melik öğretmenin gözetiminde çıkan bir yazı çok hoşuma gitmişti. Acılı bir anıydı. Yazanı Alkan’dı. Başlığı “O Gün Kar Yağıyordu“ Alkan okuldan çıkar evlerine gelir. Karlı bir gün. Bahçede kalabalık duvar dibinde tandır, tandırın üstünde kara kazanda su kaynatılıyor. Karlar kazana düşüyor. Ona baban öldü diyorlar. Çöküp kalıyor. Onunla her karşılaştığımda o yazı usuma gelir.

Lise sonunda, neden ne denli çalıştımsa da matematikte başarısız oldum. Haziran ayında üniversiteye giriş sınavı için İstanbul’a gittim. Elimde kese kağıdı, içinde don iç gömleği. Nerede sınava gireceğim, nerede kalacağım bilmiyorum. Sirkeci otobüslerinin gelip kalkacağı yerdi. Ütme bir mısır alarak yokuş yukarı yürümeye başladım. Bellikleri (tabelalar) belleğime yazarak bir alana ulaştım. Sonradan, Bakırcılar Çarşısından Beyazıt’a geldiğimi anladım. Sorular yanıt bekliyordu. Kara kara düşünüyor, mısırı kemirirken, halamın oğlunun İstanbul’da olduğu usuma geldi. Dilenci bir kadın kuşlar için yem satıyordu. Onun önünden yürüyen iki bacağı gördüm. Baktığımda halamın oğlunu gördüm.

O gece beni yattığı “yıkıldım yıkılacağım diyen” iki katlı ahşap eve götürdü. İpini kıran oradaydı. “Başlı-götlü” yattık. Uyuyamadım. Tahtakuruları aman vermedi. Kaşın babam kaşın. Ona burada kalamam deyince, ayakkabılar çarşısına götürdü beni. İki Karamanlının yanına geldik. Birisi Tekke’li, diğeri mahalle komşum Ahmet Ayaslan’dı. İş çıkışında, onların Fatih’teki evlerine gittik. 5 metre karelik bir oda çıktı. Bana Divan’ı verip kendileri yerdeki yatakta yattılar. Yüce gönüllü insanlardı. Pertavniyan Lisesinde girdik sınava. Çıkışta iyi giyimli gençleri görünce, bunlar kazanır, Karaman’dan gelen ben kazanamaz diye düşündüm. Dönüşte bir yaz boyunca matematik çalıştım. Cebirde başarılıydım, geometride zayıftım. Eylül sınavında çaktım. Bir hafta sonra, gazeteden sınav sonuçlarını öğrendim. İstanbul Hukuk Fakültesine “asil listeden” girmiştim. Ayağımı pranga bağlanmıştı. Kör duvarlarla kuşatılmıştım.

Bir yıl bekleme. Başıbozukluk. Amaçsızca dolanmalarla geçen karanlık günler. Yaşam sürüyordu. Güvercinlerim, futbol, aşağı bahçe, en önemlisi kitaplar. Kütüphane, susuzluğumu giderdiğim vahamdı. Saatlerce lenduha masada oturur, Recep amcanın gözetiminde okurdum. Kitaplıkta iki türlü okuma vardı. Bir, binada okunanlar, iki eve götürülebilenler. Hoşgörülü Recep amca, bazen bize ayrıcalık tanır, birinci bölümden de kitap verirdi. Tarihsel romanlar, sıradan sevda romanları, Halikarnas Balıkçısı’nın kitapları, Walt Disney’ler. Gelişigüzel bir okumaydı yaptığım. Sıra arkadaşım Vedat beni Rıfat Ilgaz’la tanıştırdı. Amerikalı bir yazarın “İnsanlar Yaşadıkça” romanını da o vermişti. Sonradan filmi yapıldı. Cep kitapları da elimden düşmezdi. Tom Miks, Teksas, Kinova’da bizleri Kızılderili düşmanı yapıyormuş. Sonradan ayıktık. Bir de Pazar dergisi okumam var. Taner varsıldı. Pazar dergisinin tutkunuydu. Tenefüse çıktığımızda bana para verip, Tartan’lar kırtasiyesine yollardı. Heyecanlı bir koşu tutturup, Pazar dergisi alır, Taner’e verirdim. “İlk gece hakkı” onundu. Sonra dergi benim olurdu. Tohum isimli bir romanda cep kitaplarca yayınlanmıştı. Uzun süre beni etkilemişti. Sonra filmi çekilmişti.

Öğrenim yılı sonunda sınava girdimse de başarılı olamadım. Üniversite sınavına yine İstanbul’da girdim. Amacımın biri İstanbul sevdasıydı. Filmlerde gördüğüm kenti gözlerimle görecektim. Bu kez kalacak yerim vardı. Konya öğrenci yurdu. Ağrıyan, sağ yanağımı şişiren azı dişimin belası çekilir gibi değildi. Beşiktaş’ta, dişçi tabelası olan binaya gittim. Yaşlıca olan hekime “dişimi çektireceğim, kaç lira istiyorsunuz?” dedim. On lira yanıtını aldım. Cebimde beş lira vardı. Boynumu eğip, çıktım, gittim. Acılarım çekilecek gibi değildi. Aspirin koydum, sigara içtim olmadı. Sınav sabahleyin başlayacaktı. Sevgili dostum Cevat’tan 50 lira borç aldım. Sınav yeri Maçkadaydı. Sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölüm bitti, ara verildi. Kim tutardı beni. Hiç durmadan, soluk almadan, koştum da koştum. Kendimi dişçinin iş yerine zor attım. “Dişimi çekin” dedim. Bayan hekim “evladım dün niye çektirmedin?” Deyince “beş liram vardı” dedim. Bayan hekim “bana neden söylemedin, çekerdim, sen ne yapıyorsun?” diye sorunca, “öğrenciyim, sınav için geldim” dedim. Bana seni Yüksek Denizcilik Okuluna yazdırayım, diyerek yol gösterdi. İlaç vermeden, kanırta kanırta çekti, çürük azı dişini. Ağzım kanla dolunca, bir avuç pamuk verdi. Gözüm yoldaydı. Koştum Allah koştum. Kan durmuyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki her çınar köküne kan döke döke, okula geldim. Saatim yoktu. Geldiğinde sınav başlayalı 15 dakika olmuştu. İçeriye girdim. Gözetmen öğretmen, “nerdeydin oğlum?” dedi. Şiş yanağımı gösterip, başıma geleni anlattım. Öğretmenle ne iyi bir insanmış, benim için sınavı başlatmamış. Bu olayı her anımsayışımda Stefan Zweig’in İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar yapıtını anımsarım. O öğretmen de benim yıldızımdı.

Karaman’a dönüşümde Çavuş’la (Abdullah Uysal) hep, matematik çalıştık. Eylülde sınava girdim. Önümde “Şeddatın oğlu” oturuyordu. Ona “yanıtları yazdığında bana da göster” dediysem de, bana aldırış etmediği gibi, kâğıtlarını görmemem için benden sakladı. Cebirden dört alıyordum. Geometri İtalyan çukuruydu. Ne oldu, nasıl oldu, bilmem ama sınavı başarmıştım.

Şimdi anımsadığım bir olayı anlatmalıyım. Sınavdan bir gün önce, yurt odasında, acıyla pençeleşirken, yeni bir arkadaş, içeriye girdi. Karaman haberlerini anlatırken “dün okuldaydım, Şahabettin’in babası geldi” “Oğlum, benim Şahabettin’in dersi vardı, acaba geçti mi? diye sordu. Notların yazıldığı yere götürdüm. Oğlu kalmıştı. Öğrenince ağladı” bunu duyunca, kalkıp arkadaşı öldürmek istedim. Okulun yolunu bile bilmeyen babam, okula gelmiş ve ağlamıştı. (Hey koca Kürt Arif hey) Soğuk mu soğuk bir kış günü, İstanbul’dan Karaman’a gelmiştim. İlk işim dükkana gitmek olmuştu. Babam Attariye (biz Ettariye derdik) camisine, namaz kılmaya gitmişti. Oraya doğru giderken, karşılaştık. O kaldırımdaydı. Göz göze geldik. “Geldin mi oğlum Şabettin” dedi. Onun sevincini sözlerinden değil, gözlerinden okudum. Bizi, sevdiklerini hiç dile getirmezdi. Ya gözler? Tüm yüreğin sevgisini görürdünüz onlarda.

Sınav sonuçları belli olmuştu. O zamanlar, kazananların isimleri gazetelerde yayınlanırdı. Şimdi milyonlarca isim nasıl yayımlansın? İstanbul’da okuyacaktım. Nerede kalacaktım, parayı nereden bulacaktı, bilmiyorum. Hızır Mustafa Günaslan olarak karşıma çıktı. Lisede sıra arkadaşımdı. Ne yapacağımı sorunca, bilmem dedim. O iktisatta okuyordu. Bana “Taşlıtarla’da (şimdi Gaziosmanpaşa) amcasının gecekondusunda kaldığını, benim de orada kalabileceğimi” söyledi. İki-bir etmeden kabul ettim. Anam, yorgan döşek, giysi hazırladı. Tahta bir bavulum bile yoktu. Biraz kavurmayı paketledi. Çıktık yola. Hepi topu, cebimde elli-altmış lira vardı. Yükümüzü bir taksiye yükledik, gecekondumuza geldik. 7-8 metre karelik bir odada parasız kalacaktık. Arkadaşımın somyesi vardı. Benimse yoktu. Serdim yatağımı. Küçük penceremiz, yanımızdaki gecekondulara bakıyordu. Komşularımız, göçmenler ve çingenelerdi. Yoksul insanlardı. Otobüs ve minibüsle gidip geliyorduk.

Dersler başladığında, yalnızlık, çevreye uyamama, şaşkınlık içindeydim. Zamanımın çoğunu, bodrumdaki çay ocağında masa tenisi oynayarak geçiriyordum. Bu oyunda epey becerikliydim. Oyun aracılığıyla ortama girebiliyordum. Nedense başka hat kullanıyordum. İlk üç az ders, çok pinponla geçti. İkinci dönemin başında ilkokul ve ortaokulda sınıf arkadaşım Necmi Özler’le yürüyüp, konuşurken bana nasıl başarılı olabileceğim “sihirli açkısını (anahtar) verdi. Tüm derslere girecektim, derslerde anlatılanların önemli bölümlerini özümseyecektim. Bu öğütlere uydum. Dört yılda öyle yaptım. Övünecek de olsam söyleyeceğim hiçbir sınava iki kez girmedim. Birinci sınıfta, elli liraya iktisat kitabını alınca parasız kaldım. Babamın gönderebildiği harçlıkla yetindim. Bu durumdan hiç gocunmadım. İstanbul’daydım, bu bana yeterdi.