Bayramda, bize konuklar geldi. Hem de nice yıllar sonra. Eskiden gelen giden çok olurdu. Çağ değişti, eski çamlar çoktan bardak oldu. Salondaki koca masa örtüsü donatıldı.
“Masa da masaydı” (Edip Cansever’den) O da sevinmiştir sanırım. Gittim balkona, televizyonu açtım, player ne demekse çalıştırdım, bir cd koydum. “Kader-kısmet” Sıra Geceleri 6, çıktı karşıma. Yanıma kimse gelmedi. Meraklanırlar diye düşündümse de kulak asan olmadı.
Kaçıncı kez kendim-çaldım, kendim oynadım. Ölenleri, yaşayanları izledim. KGRT’ciler düzenlemişler, ellerine sağlık. Derken ilk gençliğin dönem anılarıyla baş başa kaldım. Kış gecelerinin hafta sonlarında arkadaşların kiminin evinde boşluk varsa orada toplanırdık. Bu açıdan, ben hep borçlu kalırdım. Onları konuk edecek odamız yoktu.
Sıra gecelerinin içeriğini, kendimce yorumlandırdım. Mahallemiz yoksul sayılacak insanlardan oluşmuştu. Çoğu köy kökenli idiler. En okumuşları ortaokullu, çoğu da ilkokul. Oyunların içerikleri acı çektirmeye, aşağılamaya dönüktü. Gizli cinsellikte içerirdi. Konuklar gelmeden, peşkirden (havlu) tura yapılırdı. Hem de ne tura. Daha da acısın diye suyla yoğunlaştırılırdı. Ev sahibi ya da “kelek kesenin biri” turaya fallus gibi sallayarak, oda kapısına dikilir, gelenleri sıraya dizerek, “hoşgeldin dayağı” atardı. Avuca vurulan tura, insanın avucunu “zıbartırdı” Odaya girenlerden “mes” giyenler mesleğini çıkartırlardı. Turalının ikinci oyunu “benim gibi ol” idi. O, daha odaya girmeden ceketinin bir kolunu çıkarmış, gömleğin düğmelerinden birkaçını çözmüş şapkasını yan yatırmış olurdu. Siz de onun gibi olacaktınız. Öyle değilse, oluncaya dek yerdiniz turayı. Dayak aşamasından sonra sıra oyunları sergilenirdi. “Al gara guşun yavrusu, zanaatçılık, vız vız, Hacıya gitme, el darak darak, eşim eşim şaşkın eşim, Lep leptirmeç, an daşı anımsadıklarım. Son yazdığım oyun iğrenç içerikliydi. “Ayşe aba, Çanakkale, köprü altı vs. vs. İçeriklerini anlatsam, müstehcenlikte ceza yerim. Böylesi bir oyun sadistliğinin gizini, açıklığa kavuşturmaya, bulaşmak istemem. Böyle yaparsam binbir koku kaplar ortalığı.
Ev sahibi kuru üzüm, gavurga, cevizden oluşan çerezleri ikram ettikten sonra, dinlenilir, kalan oyunlar sergilenirdi. Oyunlardan bazıları köy yaşantısındandı. Özellikle de “an daşı” oyununun içeriğini bilmeyen birisi “kurbanlık” olarak seçilirdi. Kemerle kol ve ayakları bağlanır, tos toparlak bir konuma getirilirdi. Sağına soluna geçen iki kişi tarla sahibi olurlardı. Başlarlardı an (sınır) kavgasına. An daşı, şurasıdır, burasıdır benim diyerek “dombalacık” oyuncuyu bir sağa bir sola kaldırıp kaldırıp atarlardı.
Acıma yoktur onlarda. Kurban inledikçe, daha çok yüklenirler. Ben bu yüzden üç-dört ay kuyruk sokumu acısından, doğru-dürüst oturamadım.
Sonra arabaşı sofrasına otururdu. Bunun da cezası var. Tasa hamur kaçıranı, yanında oturan ağzı yağlı birisi yanağından şap diye öperdi. Yanak “bulaşık bezine” dönerdi. Mızıkçılıktan hoşlanılmazdı. Başa gelen çekilecektir.