İlkokulun son sınıfındayken, hep, bir saatim olsun derdim. O yıllarda saat almak, her babayiğidin harcı değildi. Bizse yoksulduk. İki odada on kişi kalıyor, yemekleri tencereden yiyorduk. Tabak-mabak hakgetire. Ben saat diyor, başka bir şey demiyordum. Babam, “okulunu bitir, sana saat alacağım” dedi. Abim de onu destekledi.
Saatim olacak diye çalıştım da çalıştım. Karnem pek iyiydi. Geldim eve. Karnemi gösterdim. Babam, sözünü yerine getirememenin üzüntüsüyle “param yok” dedi. Abim de öyle. İkisine de kızdım. Aldatılmıştım. Onlar da verdikleri söze “ihanet etmişlerdi” Şımarıktım, halden anlayacak biri değildim. Sabaha dek ağladım. Uğundum desem daha doğru.
Yaşayan, başına gelen bilinmiş. Saatsizlik nedir ne değildir olaylarla da anlaşılırmış. Bende de öyle oldu. Fi tarihinde yani 1965 yılında sınavlara katılmak için, arkadaşlarla İstanbul’a gittim. Yurtta kalıyorduk. Parasızlık, diş ağrısı, saatsizlik de benimle birliktelerdi. Sınavdan bir gün önce üst azı dişim “baş kaldırdı” Sağ yanağım sanki davul gözüm tümden kapalı. Ağrı beynimi tokmaklıyor. Sigara içirdiler, aspirin verdiler umarı yok. Beşiktaş’a Cerrahpaşa’dan yürüyerek gittim. Bir tabelada “Diş Hekimi” yazıyordu. İkinci kata çıktım. Yaşlıca bir kadın olan hekim, “ne istiyorsun?” diye sorunca, yanağımı gösterip, dişimi çektireceğim, fiyatı nedir diye yanıtladım. “On lira evladım” deyince, ardıma bakmadan çıktım dışarıya. Cebimde son param olan beş liram vardı.
Yurda döndüm. Ağrılarım da benimleydi. Sıra arkadaşım, can Cevat‘a durumu anlatıp, borç istedim. Bir şey demeden 50 lira verdi. Sabahleyin, sınava gireceğim Maçka’ya gittim. Sınav iki aşamalıydı. Gün yarısı- Gün sonrası. Birinci bölüm bitti, ben de bittim. Başladım koşmaya. Yokuş aşağı. Geldim dünkü yere. Merdivenleri çıktım, hekim hanım beni görünce yanına çağırıp, sordu. “Dişimi çektireceğim” deyince, “Neden dün çektirmedin” dedi. Beş liram vardı deyince “söyleseydin çekerdim” dedi. Uzatmayayım. Koltuğa oturtup, kanırta kanırta çekti belalı azıyı. Dereler boyu kan aktı, pamukla kanı durdurdu. Bana da bir avuç pamuk verdi. Başladım koşmaya. Dolmabahçe Sarayı’nın çınarlarının diplerini kanla sulayarak, yokuşlar çıkarak okula geldim. Sınıfın kapısı kapalıydı. Tıklatıp, girdim içeriye. İyi giyimli, sevecen bakışlı öğretmen, nerede kaldığımı sorunca, durumumu anlattım. Bu insana yaşamımı borçluydum. 15 dakika sınav başlatmayıp beni beklemiş. İkinci bölüm bitti. Sonra Karaman’a döndük. Sonuçta sınavda başarılı olmuştum. İşte, saatsizliğin çözümsüzlüğü.
Ortaokul-lisede saatim olmadı. İstanbul’da üniversitede okurken, taksık (mucize) gerçekleşti. Kız kardeşim Sariye, yolda bir kol saati bulmuş. Kordonsuz. Babama vermiş. Saatçiye gidilmiş. Direği kırılmış. Yapılmış. Sanırım 35 lira verilmiş. Bir de kordon alınmış. Bir gelişimde saat bana verildi. Hepimiz sevindik.
Saati hiç yanımdan ayırmadın. Benimle okulu bitirdi, askere gitti, memurluklarım da işe gidip geldi. Sonra onunla Arapgir’in yoluna düştük. Benim saat eskide, modası geçti, gene yanımdan ayrılmadı. Arkadaşlarım saat yüzünden alay ettiler. Onlara saatimle olan anılarımı anlattım. Üzerime fazla gelince onları fırçaladım. Dostumun kötülenmesine dayanamazdım. Saatim “rahatsızlanınca” birkaç kez onarımcıya götürdüm.
Yıllar geçti. Saatim “ben yoruldum, bittim artık” dedi, ruhunu teslim etti. Bu kez abam, oğlum beğenmediği bir saatini bana armağan etti. Gıcır gıcırdı. Kurmaya gerek yoktu. Salla kolunu yeter. O da eskidi. Bir sokak satıcısından “paraya kıyarak” bir liraya bir saat aldım. Pilli, hafif, gösterişsiz. Cin gibi, hiç geri kalmaz, ileri gitmezdi. Gün geldi o da yoruldum artık dedi ve beni saatsiz bıraktı. Şimdi saatim yok. Odamda üç duvar saati, balkonda bir masa saatim var.
Sadece zamanla ilgili olan, halen çözemediğin bir anım var. Rahmetli Mustafa Kurşun’la okul bahçesinde konuşurken bana “zaman nedir?” Diye sordu. Ben saf saf kolumdaki saati gösterdim. güldü. Soyut zaman kavramından haberim yoktu. Somutlaştırarak işin içinden çıkmaya çalışmıştım.