Bir haftadır, okuyacak kitap arıyorum. Yok oğlu yok... Kitapçılara gittim, aradım da aradım, bulamadım. "Kaf Dağının" arkasına atılmış kitaplık kapalı. Sürgündeki çocuk kitaplığındaysa okuduğum kitaplar var. Yenilerden eser yok. Duyduğuma göre, eski çocuk kitaplığı, Diyanet'e verilmiş, ondan hiç hayır yok.
Evdeki kitaplarıma sarıldım. Gece yarısı elime, Mustafa Koçak’ın kaleme aldığı "Tarih sayfasından seçtiklerimiz"i geçti. Tanıdıklarımın öykülerini okudum. Hasan Pınarbaşı’nın yapıtıyla karşılaştırdım. Onların anlattıklarını okudukça kendimi gömütlükte (mezarlıkta) geziyorum sandım. Aynı duyguyu ortak konuşmalarımızda yaşamıştım. Fotoğraflar, onları bana daha yaklaştırmıştı. İkisi de Karaman’ın nüfus müdürü gibiydiler. Doğumlar "çizgi", -ölümler. Aradaki kısa çizgiye yaşam.
Çay bahçesinde iki masayı birleştirdik. Gelenler, Nazım Özler, sizin Medeni bizim Ziya, en ak saçlımız Remzi Tartan, Bayram Ünlüer, Memiş Köseoğlu, Antalya’dan Hasan Aksekilioğlu (takım elbiseli ve kravatlı (Koçero’nun deyimiyle Kısa Pantolonlu Hasan)) Belçika’dan Ahmet Özer ve oğlu Fatih, Nazım Boynukalın, Naim ağabey. Kunter Öğet ve eşi.. Tanıştırmalardan sonra sözü, özellikle Nazım ağabeye verdik. Kentin tarihini, güçlü belleğiyle bize anlattı.
Söz, döndü dolaştı, sırtımızı dayadığımız Süleyman Bey hamamına geldi. Hamamı yaptıran Seyfeddin Süleyman Bey 1356–1357 yıllarında beylik yapmış, başkaldırı sonucu pusuya düşürülüp öldürülmüş. Gömütü Ak Tekke camisinin içindedir.
Hamam uzun zamandır kapalı, duvarları ve kubbesini otlar sarmış, ağaçcıklar boy vermiş. Restore edilmeyi bekliyor. Bekliyor ya, beklenen Godot bir türlü gelmiyor. 20. yy.'ın başında burada gerçekleşen bir olaydan sonra adı "Gelin Yutan Hamam" olmuş. Remzi Tartan, öykünün gerçeğini şöyle anlattı: Babam, Mut beyinin kızıyla evlenecekmiş, görkemli bir düğünle gelin hanım Karaman’a getirilmiş. Adet gereğince "gelin hamamı" törenine sıra gelmiş. Gelin hanım yüksek ökçeli takunyayla soğuklukta yürürken ayağı kayıp düşmüş, beyin kanamasından ölmüş.
Hamam yıllarca tekelin üzüm deposu olarak kullanılmış, yüzlerce üzüm çuvalı birbiri üzerine yığılmış. O zamanlar Karaman üzümcülüğün merkezlerindenmiş. Öyle olmuş ki akan şıralardan dolayı çuval birbirlerine yapışmış. Onları ancak kazmayla ayırabilmişler. Kapıdan çıkan üzüm kokusu, şarap gibiymiş.
Birlik fırının fabrikasının başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. Alavere-dalavereyle tüp yapılmış. Zamanın güzel hanımları, "monden, tabakası, gençlerin" platonik sevdaları da anlatıldı.
Konular, saat sekişiyle aktı durdu. Memiş haklı olarak "bu anlatımları niye kaydetmedik" diye üzüldü.
Çetin Öğet, güçlü belleği ve anlatımlarıyla söyleşiye tat kattı. Gecedeki okuduklarım, konuşmalarla canlanmış oldular. Aramızdan ayrılanlar sözle de olsalar bizimle oldular. Yeniden eski günleri yaşamış olduk. Bazı konulara değinmek "sansüre" girdiği için yazılmadı, bu biline.
Memiş Köseoğlu, yaşamının heyecanlı - polisiyesi olan Konya gümrük müdürlüğündeki rüşvet olayını anlattı. Uğur Dündar'ı, Uğur Dündar yapanda bu olaydı.
Çorbada tuzumuz olsun diye, gece okuduğum kısa bir öyküyü de ben anlattım: Rüstem Çopur (Emmi) Kırmahalleli olup, Tatarların eniştesidir. Tatarlarla arası bozuktur. Bir gün arkadaşlarıyla içki meclisine oturur. Gece yarısı, içkiyi fazla kaçırır ve sızar. Arkadaşları onu kale duvarının önüne götürüp, yatırırlar. Sonra çekip giderler. Emmi, güneş doğarken kendine gelir. Çevresine bakındığında surları görür ve söylenir; "bilmem neyine ne yaptığım Tatarları, bir gecede bu duvarları nasıl yaptılar? der, ağır adımlarla evine yollanır.
Kardeşi Ali Rıza Bey, gençliğinde aşık olduğu, evlenemediği bayanın, Bursa’daki adresini bulur. Çikolata satın alır, çiçek yaptırır, bayanın evinin zilini çalar. İçeri girer. Bayana olan eski aşkını anlatır anlatmasına ya, aldığı yanıtla dön geri eder.