Üç yıl önce, mahallemde, bahçe içinde, Ermenilerden kalma, kerpiçten yapılmış olan evden, "pasaportumuz” elimize verilmişti. Önce Millet Parkını yurt tuttuk. İki yıl dostlarla orada buluştuksa da sonunda, yeteneksiz çalıştırıcının faşizan uygulamasından "gına” getirip, "tebdili mekânda, yarar var” diyerek Ak Tekke Bahçesini yeğlemiştik. Konumumuz iyiydi. Gürültü tek yakınmamızdı.
Emekliliğin en güzel yanı, göreceli bir özgürlüğe sahip olmanızdı. Yaşamım iki kent arasında geçiyordu. Bunun beş ayı Karaman’a ayrılmıştı. Denize gitmemem, kimilerine yadırgıcı geliyordu. Yanıtım; “Karaman'a ayak bastığımda toprak, başka yere gitmeme engel oluyordu,, okuyor, Istanbul'a gittiğimde ayakkabılarımdaki tozları bile silmiyordum.
Bu yazda böyle başladı. Aktekke Bahçesi, buluşma yerimiz oldu. Sağımızda. Süleyman bey hamamı, arkamızda Ak Tekke Camii , toplananlar ak saçlı insanlardı. (not = Emekli albay, köylüm Baytekin'in un'in itirazı yetişti hemen, aramızda kır saçlılar, saçı dökülmüşlerde var, onlar alınırlar, dese de ben topumuza Ak saçılar demeyi yeğledim.
Gelip geçenlerde zaman zaman aramıza katıldılar. İstanbul’da oturan Arap Suat (Suat Sözer), Kırmahalleye kaçıp, gelen Turhan Terlemez, Celalettin Işık bunlardandı. Tümümüz qünün gelişmelerini anlatırken, çağunlukla eski günlerimize ilişkin anılarına, Karaman'ın geçmişimizdeki yaşamımıza katkılarına değiniliyordu. Içtendi anlatılanlar.Ayrılık sorunları, ölenlerde ilgili anımsananlar üzüntüye yol açsa da gündemden düşmüyordu.
Gasabalı Raci Delen’in gün yüzü görmemiş fıkraları, Kemal Arabacı'nın bıyık altından gülerek anlattışları, kentimizin "renkli simalarının, muziplikleri bizi güldürüyordu.
Araştırmacı yazar-öğretmen, yunus Emre tutkunu, (Alain Delon)Yusuf Yıldırım'ın bilgi dağarcığını bize açması, çok yararlıydı. Geçmişi onun anlatımlarıyla öğreniyorduk. Tek eleştirimiz birazcık alçak gönüllü olmasıydı. O kadar kusur kadı kızında da olur.
Yusuf, sözcük avcısıydı.Bu uğurda tarihin derinliklerine gider, ülkeler dolaşır, yorulmazdı. Ah birde sözcük yerine kelime demeseydi.
Konuğumuz,"Eniştemiz” öğretmen Celal Yıldırım,”Kitap Kurduydu”.
Ayrıntıların püf noktasını görür, hemen käğıda-kaleme sarılırdı.
Tek rahatsızlığı benim sigara dumanımdır. Türkçeleştirme yüzünden az tartışmadık.
Kardeşim Ziya (Medeni) belli saatte gelir, sessizce yerine otururdu.Her gelişinde torbasında meyve olurdu. Dinler ve arada o da anılarını anlatırdı. Belleği hayli güçlüydü.
Baytekin Albay iyi bir anlatıcıydı. Siyasal yorumlarda, hayli inatçıydı. Remzi'nin bilgisayar uzmanlığını kendine görev edinmişti.
Remzi Tartan, baba öğüdünü tutar, çok dinler, az konuşurdu. İlin eski su yolları, sokak isimleri, Tartan Konağı başlıca konuları olurdu. Okuduklarını, ilginç kitaplarından edindiklerine sıra geldimi, suskunluğu sona erer, anlattıkça anlatırdı.
Avrupa Emeklisi şef Ahmet, yurt dışı yaşamını, Odun Pazarını soluksuz dile getirirdi. Onunla yaptığımız gezilerin tadı damağımdadır. Her yıl getirdiği purolar da cabası.
Göksel Arsoy'a benzettiğim Nazım Boynukalın, sessizce dinler görünürse de Türk Hava Kurumu, üniversitenin, öğrenci yurdunun yapımını, hayırsız varsılların boş vermişliğini açık-seçik sergilemekten kaçınmazdı. İlimizin ulaşım sorununun çözümünün, raylı sistemle olabileceğini, ova yapısının buna olanak verdiğini, Sudurağıyla organize sanayisinin raylı sistemle bağlanmasının da gerektiği heyecanla dile getirmesi ilgimi çekmişti.
Savunman Avukat) Şahin Yıldız, yılların getirdiği deneyimlerin, alınan derslerin tarihçisiydi. Geçen yıl, birlikte yaptığımız Salavat Köprüsü ve Çırlavuk gezisi ne güzeldi. O kökünü hiç unutmamıştı. Hele "Karadeden, koradeden” öyküsünü anlatışı. Köy dayanışmasının güzellikleri. Mesleklerimizin ortaklaşılığının anılarını saatlerce konuşmuştuk. Karaman'ın Sesi, gazetesinin ilk yıllardaki dayanışmayla çıkarılmasındaki emekleri. Başı sıkışanın yardımına koşmasını hiç unutmam.
Sarı saçı aka dönen Memiş kiöseoğlu en renkli kişiliğimizdi. Düşündüğünü hiç gizlemez, paldır küldür atılırdı. Baş sorunu "milli hükümetin kurulması, üretim devrimiydi”.Onun köy yaşamını anlatmasını dinlemeyi çok severdim. Amcasının uğra dığı haksızlık, babasının yola saman döküp, saylavdan (milletvekili) bu haksızlığın giderilmesini istemesi, direnci, hak aramaya bir örnekti.
Memiş, Masara yazısındaki evinde harikalar yaratmıştı.
Yazıyı, kıraç toprağı "adam” etmişti. Ağaçlar, asmalar, çiçekler, sebzeler onun emeğiyle coşmuşlardı. Bol gönlünden sunduğu salatalık, acur, hırtlaklar (tohuma kaçsalar da) masamızda yerlerini aldılar. Karşımızda görkemli Karadağ, solumuzda Hacı Baba dağı gönlümüzü hoş etmişti. Yazın sıcağında ezen rüzgar, bize baharı yaşatmıştı.
Mümin Erdeğer (bizim Köse) yeri geldiğinde konuşur, anlatılanları dinler, yorumlar, sessizce köşesine çekilir. Espiritüeldir. Çocuk ruhunu hiç yitirmemiştir. Evine aşık olup, saatini sektirmeden, otobüsüne biner, kaçardı yanımızdan. Kılıbik diye söz atsakta geriye dönmezdi.
Konuğumuz Prof Ahmet Ünal, Hititlerden, ülke sorunlarından söz açtımı hepimiz “pür dikkat” onu dinlerdik. Dünyanın dört köşesine onun anlattıklarıyla onunla gider dik. Ansızın gitmesiyle Kummani (kameni) ve Karadağ'a gidemedik.
Sevgili dostumuz Suat Sözer (bizim Arap suat'ımız) vakıl, Topucak mahallesi konularını anlattı, yorumladı. Hele orta ve lisedeki elit sporculuğunu anlatırken, o günleri biz de onunla yaşar olduk. Rüzgar gibi geldi, rüzgâr gibi geçti.
Bayram Ünlüer, ara-sıra katıldı bize. Siyasal tutarlılığı, olayları bilimsel yorumu, konukseverliği hiç değişmemişti.Geçen yıl, benim üstelememle, uzunca bir süre Oryantalizme çalıştı.
Celalettin Işık, kısa pantolonuyla “iki dakikacık” yanımıza uğrar, Söyleşi uzayınca, iki dakika iki saat olurdu. Bu yaz onun konusu Karamanoğullarıydı. Tek ilkesi kaynaklara ulaşmaktı. Bildiğini iyi bilirdi.
Benim konularım, oryantalizm, emperyalizm, Kummaní ve Hititlerdi Mesleki anılarım arkadaşlarımın merakını çekerdi. Çok konuşma huyumun önüne geçemezdim. Kendimi eleştirir, arkadaşlarıma "biraz da siz konuşun, sesim kısıldı” diye, atardım.
Tarih öğretmeni Osman bey,bir-iki kez geldi, Söyleşileriyle ortama renk kattı.
Arkadaşım Osman Devranoğlu, okuyan, yorumlarıylan özellikle doğa anlatımlarıyla ilgi çekiciydi. Onu dinlemekten "Haz alırdım”. Ne oldu, nasıl oldu, anlamadım,
bana kızdı, "bir daha gelmem” deyip, çıktı gitti. Ben de hâlâ kusurumun ne olduğunu düşünürüm.
Ak Saçlılar yazısı bitti derken, başında gölgelikli şapkasıyla Vehbi Uysal çıka geldi. Ünsal Özmırmak'ta üstüne. iki Sanatçı buluşunca, bana dinlemek kaldı. Kerti Sudurağı Höyüğü, İlistra Höyüğü, Canhasan derken alanımız Göbeklitepe'ye dek uzandı. Pınarbaşı yerleşmesi, Çatalhöyük te işin içine girdi. Eleştiriler, yapılması gerekenler yatırıldı masaya.
Turhan Terlemez, Arap Suat'ı yolcu ettikten sonra konumuz değişti. İyi de oldu. İki gözlü, sekialtılı evler gündemi aldı. Toplumsal ve sosyal yaşamın kıstırtılmasının yansımaların odağını oluşturdu. Dedikoculuk, kaç- göç çülük, günahın "kefaretinin” ve soğuk sularda gusül abdestinin alınması, cinsel duyguların baskılanması, yaşanan travmaların yıkıcılığı örneklerle anlatıldı. Terlemez, sininin altına serilen bezin adını sordu, bilemedik. Oysa "sumat”ı hepimiz biliyorduk ama unutmuştuk
Raci, konuşmanın gedizine el koydu. Kemal Arabacı ve "rafıkı” Raci de aramıza katılınca ortalık şenlendi. Raci, konuşmamın gidişine el koydu. Üç fıkra arka arkaya sıralandı, bizde güldü te güldük. Halasından kalan evin, içler acısı macerası, ortaokul olarak kullanılan binanın çektikleri, çalınan mutfak eşyalarının kim vurduya gitmesi de konuşuldu. Tarihe kısa bir yolculuk yaptık. Defci Aliye abada kalın sesiyle bize katıldı.
Kemal Arabacı biriktirdiği fotoğraflarla insanımızın "müzesini “ kurmanın yanında, sözcüklerin anlamını öğrenmek için hiç erin meden bizlere yardım etti. Geçen hafta, Özkes'ten topladığı, “hüdai nabit” elmalarla da gönlümüzü almıştı, Terzi Şaban ustanın nüktesi olan " turp-elma” söyleyişini hiç unutmadım. Yaşama güler yüzle bakmak, tümümüzün amacıydı. Sanırım bunda da başarılı olduk.
Öğle saatlerinde, çay bahçesinde, "hummalı” bir gidiş-geliş oldu. Masalar birleştirildi, sandalyeler dizildi.
Huzur evinde kalan insanlar gelecekmiş. Gelip, bizim yakımıza oturdular. Çaylar, sular geldi. Sessizce çevrelerine bakındılar. Onlarda bizde tanıdık yüzler arıyorduk. Eski gençlik arkadaşımı bir görüp, kucakladım. Bana baktıysada tanıyamadı. Adımı söyledim, tanır gibi oldu, öylece kalakaldı. Ona parasız kaldığımda iki kez kitaplarımı satmıştım. Arkadaşlardan biri “geleceğimizi görün” dedi. Haklıydı.
Dondurmaları geldi. çay bahçesi sahibi M. Ali Bôcũ’ye bizde imrendik deyince bize de geldi dondurmalar. Böcü arkadaşın, düzenlemesi övgüze layıktı Kutladık onu.
Hep ak saçlıları yazmayalım. Siyah saçlı, çalışkan, tez canlı genç garsonları görmezden gelmek ayıp olur. Karıncalar gibi koşuşturmaları, efendilikleri övgüye değerdi.Has garsonumuz Hasan'dı. Diğerlerine de Hasan diyorduk.
Bahçemizin kendine özgü müşterileri vardı. Herkes kendi masasında tanıdıklarıyla oturur, söyleşirlerdi. Gazi'nin Millet Parkı'nın soğukluğu burada yoktu. Hele Gazi bahçesinin burnu büyüklüğü..
Halkın çay bahçesiydi burası..
Mutlu ak saçlılar, aralı olsa da konuğumuz oldular. "Mut çıtlık, dergisinin, bereketli bir ırmak gibi akmasına imrenmemek elimde değildi. "Avareler durağı, fiyakalılar Derneği “ başkanı Eyüp Uysal, derginin Lokomotifi Nihat Mustul, Mehmet Çiftçioğlu(öyküler çıkını), Cemil Coşgun, Mahmut Çetin,
İbrahim Arı elleri hep dolu geldiler.
Çay bahçemizin güneyinde, Süleyman Bey hamamı, komşumuz. Süleyman Bey, Karamanoğlu beyi olup, Alaaddin Ali Bey’in ağabeyidir. Bir yıllık beyliğinin sonunda, pusuya düşürülerek öldürülür. Gömütü Ak Tekke camisindedir.
Hamamın başına gelenter, "pişmiş tavuğun” başına gelmemiştir. Adı bir ara" gelin yutan hamam” olmuş. Sonra kapatılmış. Uzunca süre tekelin üzüm deposu olmuş. Alınan üzümler çuvallara doldurulup dağlar gibi yığılmış. Taşınıma sırasında çuvallar kazmayla yerlerinden sökülmüş. Sonra yine hizmetini hamam olarak sürdürmüş. Restore (yenileştirme) edilmek için kapatılmış. Bu kez ilgisizlik ve boş vermişlik sonucu kubbesinde ağaç bitmiş, yabani otlarla kaplanmış. Vakıflar, cafcaflı bir tablo asmışlar”Tarihimizin Özü” diye yazmışlar. Yazılana mı inanalım, gördüğümüze mi?