Ak saçlılar oturmuş, konuşuyorlardı. Bir ara söz, "sövgüden" açıldı. Saçı en akımız, kınadı beni, "Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun dizeleriyle yanıtladım onu." En azından üç dil bileceksin/Üç dilde dümdüz gideceksin, dedim ve Mark Twain'in öğüdünü söyledim. "Eğer söveceksen üçe dek say, çok kızdıysan hemen başla sövmeye." Bunları yazarken elbette sövmeyi yüceltmek istemiyorum. Sövme eylemi, umarsızlığın bir görünümü. Güçsüzlüğün de çaresi. Eskilerin deyimiyle "amma velâkin, öyle anlar oluyor ki, insan sövmeden edemiyor."
Nihat Mustul
Bunlar konuşulurken, Mutlu dost, "durun, size Mut’tan bir öykü anlatayım," dedi: Eskilerde Mut beyinin çalışkan, zeki, aldığı emirleri anında yerine getiren hizmetkârı varmış. Bey dahi, herkese söver sayarmış. Bir gün beyinde kalaylanmamış kabını kacağını bırakmamış. Bey kızdığını belirtmemiş. Onu öldürmeye karar vermişse de eli varmamış. Kendince bir tuzak kurmuş. Hizmetkâra, yemişlerle heybesini doldurup, Ermenek beyine götürmesini buyurmuş. Bu arada heybenin içine gizlice bir pusula koymuş.
Ermenek beyi heybeyi almış, pusulayı bulup okumuş. Pusulada "hizmetkârını övmüş, kendisine sövüldüğünü, onu sevdiği için öldüremediğini, bu işin onun tarafından gerçekleştirilmesi" yazıyormuş. Bey "hele iki gün düşüneyim de, adamı sonradan öldüreyim," kararına varmış. Bu beyin hizmetkârı gizlice pusulayı okumuş. Meslek arkadaşına acıyıp, okuduklarını, meslek aşkına, hizmetkâra anlatmış.
Ölümden yakayı kurtarmak isteyen bizimki, iki metre boyunda, omuzları geniş mi geniş, iri yarı, okkalı bir adamı bulur, çokça para vererek kendine bağlar. Adamın yapacağı, beyi sürekli izlemek, günlük alışkanlıklarını öğrenmekmiş. Sonunda beyin helâya gitme saatinin, uygun olduğunda karar kılmışlar. Bey gün ağardığında uyanmış, helâya doğru gitmişe de zebellah gibi bir adam, kapıya dayanmış, kollarını açmış, onun içeri girmesini önlemiş, Beyin bağırıp çağırmasına kulak asmamış. Bey kıvranmış ta kıvranmış. Yolu yokmuş. İşin kıvamına geldiğini gören Mutlu hizmetkâr, gizlendiği yerden çıkıp, kiraladığı adama sövüp, saymış, kapıdan ayrılmasını sağlamış ta bey helâya girebilmiş. Rahatladıktan sonra Mutluyu öldürmekten caymış. Yani anlayacağımız sövme adamı kurtarmaz. Uyarsa uymazsa öykü böyle.
Mehmet Çiftçioğlu durur mu, o da çıkınından çıkardığı şu "kıssayı" anlattı: "Yörüklerin tuza gereksinimleri çokmuş. O zamanlar tuzu, Şereflikoçhisar'dan develerle getirirlermiş. Gidenler arasında "Ahmet de Musa Ali diye "hazır cevap" birisi varmış. Tuz alıp, Konya'dan geçerlerken, güzel bir bayan, balkona çıkıp, şeftali yiyormuş. Yoldaşları ona "şu bayana laf atsana demişler." O da "Bir şeftali versene ay ellerin eyisi demiş." Bayanın yanıtı da "öşürü verilmeyen bağdan üzüm mü yenir dağların ayısı" olmuş.
Şimdiki öykümüz yine Mut'tan. Varsıl bir bey, onunda bir soytarısı varmış. Adı; Alişim'miş. Şaka yapmasını becerir, ortalığı kırar geçirmiş. Günün birinde beyi, ileri gelenleri konuk etmiş. Yemiş, içtikten sonra sıra Alişime gelmiş. Bey, oturan beylerin yüzlerini neye benzediğini sormuş. Alişimin huyunu bilenler, hiç alınmazlarmış. Birinci beyi; aslana, ikincisini kurda, üçüncüsünü engerek yılanına, benzetmiş, sıra beyine gelince ayıya benzetmiş. Beyi kızarak onu tokatlayıp, kovmuş.
Gürültüyü duyan beyin hanımı Alişimin önüne geçerek neler olduğunu sorunca, olayları anlatmış. Hanım, "neden böyle yaptın hay oğlum," deyince "beyin postta oturuyordu, baktım, baktım, ininde sabahleyin uykudan uyanmış ayıya benziyordu, anasını, geçmişini "sevdiğim", bey. Dayanamadım hanımım, demiş.
Sözümüzün yolu, Hoca Nasreddin'le bitsin. Hocamızın, küfürbaz bir mollası varmış. İmameddin. Her sövgüsü virgülmüş, Hoca ne denli öğüt vermişse olmamış. Sonunda onun dilinin altına bir bakla koymuş. Söveceğinde ağzındaki bakla onu uyaracakmış. Böylece molla sövemez olmuş.
Hoca ve mollası yolda yürürlerken, yağmura yakalanmışlar. Koşar adım giderlerken, bir pencere açılmış, kadının biri "hocam ne olur biraz durur musun? demiş. Hoca ne olaki diye düşünmüşse de kadın bir türlü görünmüyormuş. Hoca ve molla ıslanmışlarda ıslanmışlar. Sonunda kadın görünmüş, "tamam hocam gidebilirsiniz" deyince, hoca "bizi neden boş yere beklettin be hatun," demiş. "Hocam yumurtaları gurka yatırdım, sarıklı, kavuklu yoldan geçerse, civcivler horoz olurmuş," deyince hoca, mollaya "çıkar oğlum ağzından baklayı," demiş.