Oturduğumuz masaya, başlarında simit tepsileriyle simitçiler gelir. Bakarlar, beklerler, kimi zaman simiti yaalırız ya almayız, sonra giderler. Artlarından keşke alsaydık deriz. Simit-simitçiler derken, eskilerin iki simitçisini anımsadım. Gözleri görmez "Kör Niyazi," amcayı ve Dana Memet amcayı. Niyazi amca görmezdi ama, seslerden insanları tanırdı. Şakacıydı. Delmesindeki değişik ceplerine, sırasıyla ve şaşırmadan paraları yerleştirirdi. Borca simit sattığı insanları da hiç unutmazdı. İkinci mesleği macunculuktu. Renk renk macunlar, şaşırmadan çöplere dizerdi.

Dana veya Tana Mehmet amca, saf, içine dönüktü. Kimseye zararı dokunmazdı. Simite o zamanlar "halka" derdik. Yuvarlak olduklarından. Yoksuldu, tek amacı evlenmekti. Pınarbaşı ve muzip arkadaşları, sahte sevda betikleriyle (mektup) onun umuduna körükle giderlerdi. Amcamızın okuma yazması yoktu. Onlar, "yarattıkları bayan adından betikler yazıp, ona okurlardı. Amcamızın Mecnuna dönüşü içimizi acıtırdı.
Memet Amca, bir gün Parmaklı camiye doğru simit satarak gelirken, birden bire koşmaya başlar. Bizim evin önüne geldiğinde, koşarak ardından gelen bir adam elinde ucu mıhlı sopayla onun kafasına var gücüyle vurdu. Simit tablası bir yana, şapkası bir yana düşen amca, kafasından kanlar akarak yere düştü. Bayılmıştı. Sopalı adamı tanımıştım. Çataklı sarışın, yüz kemikleri çıkkın, siniri tepesine çıkmış bir terziydi. Tir tir titriyordu. Komşular yardıma koştular. Mehmet amcayı yerden kaldırıp, başını yıkayıp yaraya örümcek ağı bastılar.

Efendim, Mehmet amca, bu adamın evinden önünden geçerken "simit-simitçi," diye bağırmış. Çocuklarda "simit isteriz,"
diye tutturmuşlar. Buna kızan adam da eline sopayı almış onu kovalayıp, yaralamış. Ne zaman o sokaktan geçsem tüylerim ürperir. Geçen zamanda o terziyi öfkeyle anımsarım. Garibim Memet amca, günahsızlığının, saflığın cezasını çekmişti. Bu da hiç adaletli değildi.