Geçtiğimiz hafta, Konya'ya gidecektim. Tren garına gittim. Buraya, eskiden, "iskele" derdik. Salt ben değil, tüm Karamanlılar, ne hikmetse böyle derlerdi. Demiryolu ilimize 1904 yılında gelmiş. Binalar taştan ve sağlam. Akasyaların yaprakları dökülmemiş daha. Gövdeleri pırıl pırıl geniş. Kimilerini budamışlar. Kesik dallar, dua eder gibi göğe dönük. Akasyalarla aramda ilişki kurdum, her zaman. Onlar gibi bağımsız yaşamayı düşledim sonra ondan bundan vazgeçtim. Toprağa bağlanırsam hiç bir yere gidemezdim.
Garın çevresinde ağaçlıklı, eğri-büğrü çayırlıkta biriken insanlar pazar günleri piknik yaparlardı. Onlara imrenerek bakardım. Kimi zaman arkadaşlarımla topladığımız gazoz kapaklarını, mıhları raylara koyup tekerleklerin üzerlerinden geçip, yamyassı yapmasından sevinç duyardık. Çocukluk işte.
Ana binanın yanında eşya ambarı vardı. Onun kenarına oturur, gelen ve giden katarı, gözümüzü kırpmadan izlerdik. Bu alışkanlığımı daha sonrada, oğlumla birlikte sürdürdüm. Öyle oldu ki oğlum "tren makinisti" olmaya karar verdi.
Kürt Şevket amcanın küçücük bir büfesi vardı. Tren geldiğinde arı kovanı gibi işlerdi. Kızarmış kuzu kellelerinin meraklısı çoktu. Lisede son sınıfta beklemeye kalmıştım. Bir gün, üniversitede okumaya gidecek arkadaşlarımı yolcu etmeye gitmiştik. Onlar gidecek, ben kalacaktım. Kıskançlık değil ama gidememek acı vermişti bana. Hala unutmam. Unutamadığım bir görüntü, ana binanın köşesinde torbasına devramber (ay çekirdeği, güne aşık) koymuş olan sınıf arkadaşımın annesi gelir gözlerimin önüne. Nitekim o teyze kazandıklarıyla çocuklarını okuttu.
Ben gurbete, trenle gittim, sılaya trenle döndüm. Dönüşlerimde yağlı-yük arabasına binip, özlemle çevremi sevinçle izleyerek geldim evimize.
Çocukken, akşam yaklaşırken, acıkır, eve yürüyerek dönerdik. Garip bir oyunum vardı. Kaldırım taşlarının, bordürlerinden yürürdüm. Onların bağlantı çizgilerine basardım. Yıllar sonra, bir filmdeki kız çocuğu da benim gibi yürüyor, çizgiye basarak, sanırım annesi ölüyordu. Benim böyle bir dramım olmadı. Bu anımı, bizim Vehbi'ye anlatmıştım. Trenin gecikmeleri hiç eksik olmazdı. Bekle Allah bekle.
O zamanlar trenlerin 1. 2. 3. yataklı vagonları vardı. Bizler üçüncü sınıfın tahta sıraları yolcusuyduk. Kömür tozları, siyah bir maske gibi yüzümüzü kaplardı. Küçücük kömür tozları gözümüze batar girerdi. Genede severdik trenimizi. Gar avlusunda gezinen tavusların kuyruklarındaki gözlerin, Zeus'un eşi Hera'nın gözcülerinden olduğunu sonradan öğrendim.
Ben, ortaokul son sınıfta da tökezledim.
Öğleden sonraları, futbolcuları izlemeye giderdim. Belki beni de aralarına alırlardı diye düşünürdüm. O zamanlar 25 kuruşa akşam gazetesi alırdım. Lokomotif geldiğinde o "devi" gözetlerdim. Bacasından çıkan kara dumanın, gökte buluta dönüştüğünü sanırdım. 14 yaşında bir çocuğun yanılsaması. Sonra lokomotifin susuzluğunu gidermek için, depoya yanaşmasına gelirdi sıra. O beklentilerden birinde aktris Marilyn Monreo'nun intihar ettiğini okumuştum.
Dostum Recep Kızıltoprak'ta bir araba mıhlı kavunu yolculara satıp, "yolunu bulduğunu" anlatmıştı.
Rayların kenarındaki telgraf direkleri. Koşar adım gerilerde kalıverdi. Babamı anımsadım: Rus işgalinde köylerinden çıkmışlar, Muş ovasının kışında, karlar telgraf direklerini görünmez kılmış.
Askere giderken, rahmetli Babür Şeber, Mehmet Ocak, Celalettin ve Ömer Kayserioğlu'yla, şubeden "sülüslermizi" (bedava asker bileti) almış trene binmiştik. İzmir'e gidiyorduk. Karaman ayaza teslim olmuştu. Yollar ve dağlar kar altındaydı. Aylardan nisan. Trenimiz Uşak kırını açınca Ege topraklarına girince, kış ardımızda kalmış, bahar bizi karşılamıştı. Her yön, yem yeşildi.