Her başarılı ve gurur dolu işin bir mükafatı olduğu kadar, sevinç dolu günleri de vardır. Biz Müslümanlar için Allah’ın bizlere bahşettiği ve sevinmemizi istediği, günahlarımızın affedilmesine bir hediye niteliğinde olan gün bence bayramdır. Yıllardır ve asırlardır söylendiği gibi; on bir ayın sultanı Ramazan ayıdır.

Haydi gelin; Ramazan ayının bizlere verdiği sevinç dolu iyiliklerin ve yardımlaşmaların bol olduğu Ramazan Bayramı’nı nasıl kutladığımızı hatırlayalım. Bayramın genel manası; sevinmek, mutlu olmak ve şükretmektir. Sizler bu durumu daha farklı sözlerle de ifade edebilirsiniz, buna hiçbir itirazım olmaz; çünkü sevinmek bambaşka bir hazdır.
Ramazan ayı boyunca sağlığı yerinde olan Müslümanlar otuz gün oruç tutarlar. Bu mübarek ayın sonunda Allah’ın verdiği bayram müjdesine ulaşmak için büyük bir hazırlık çabası içine girilir. Her şeyden önce bayrama tertemiz, gül gibi giyinmiş ve sağlıklı olarak ulaşma arzusu vardır.

Eski yıllarda Karamanımızda dört tane hamam vardı: Seki Hamamı, Yeni Hamam, Lel Hamamı ve Süleyman Bey Hamamı. Bu hamamlar haftanın belirli günlerini bayram temizliği için ayırırlardı. O günlerde hanımlar, sabah saat 10.00’dan önce hamama giremezlerdi; çünkü hamamlar geceleri de açık olduğu için önce erkekler temizliklerini yapar, onlardan sonra sıra hanımlara gelirdi.

Hanımlar hamama gelmeden önce "hamam bohçası" dediğimiz çıkınlarını hazırlarlardı. İçinde temiz giyecekler, çamaşırlar ve havlular olurdu. Yanlarında çocuklarını da getirirler; çocuklar oruç tutmadığı için onlara portakal, elma, mandalina ve poğaça gibi azıklar hazırlarlardı. Şayet hamama getirilen erkek çocuklarının yaşı 11’den büyükse, hamamcı onları içeri almaz; itiraz eden annelere de şakayla karışık, "Bari kocanı da alıp geleydin!" derdi.

Temizlik işleminin yanında bayramın en büyük sevinci giyim kuşamdır. Ramazan’ın ilk günlerinden itibaren berberler, terziler ve ayakkabıcılarda yoğunluk başlardı. Babalar, erkek çocuklarının elinden tutarak çarşıya götürür, önce manifaturacı dükkanına uğrarlardı. Buradan ceket ve pantolonluk kumaşlar beğenilirdi. Kaç metre gideceğini bilemedikleri için doğruca terziye gidilir, ölçüler alınır ve terziye; "Falan manifaturacıya git, ayırt ettiğim kumaşı al ve dikime başla," denirdi.

Pazarlıklar yapılır, ücretler ödenirdi. Ardından ayakkabıcıya gidilir; hazır alınacaksa beğenilir, diktirilecekse ayak ölçüsü verilirdi. Gömlekçiler, çorapçılar ve cepler için renkli mendiller de unutulmazdı. Kız çocukları ve yetişkin hanımlar için ise durum biraz daha farklıydı. O dönemde hazır giyim pek yoktu; mahallelerde yetişmiş usta hanım terziler vardı. Kumaşlar alınır, bu terzi hanımların evine gidilir, modeller seçilir ve ölçüler verilirdi. Eve gelindiğinde çocukların sevinç nidaları durmak bilmezdi. Ben de bu öyküleri bizzat yaşamış bir kişi olarak sizlere yazıyorum.

Bayramlıklar en geç Arife günü eve getirilirdi. Çocuklar, bayram sabahı giyecekleri eşyaları akşam yatarken baş uçlarına düzgünce koyar; sevinçten uyuyamaz, sık sık eşyalarına bakarken uyuyakalırlardı.

Sevinmek ne güzel şeydir!

Sabah ezanıyla uyanıldığında evdeki telaşı hala unutamıyorum. Erkek çocukları babalarıyla birlikte yeni kıyafetlerini giyip bayram namazına giderlerdi. Namaz çıkışı cemaat bayramlaşırken, çocukların birbirine sarılması, giysilerini göstermesi görülmeye değerdi. Kıyıda köşede mahzun kalan fakir çocuklar da unutulmaz, arkadaşlarının arasına alınarak büyüklerin ellerini öpmeye götürülürlerdi.

Bayram namazından sonra mahallenin ileri gelenleri, fakir aileleri yemek için evlerine davet ederlerdi. Önce eller öpülür, kucaklaşılırdı. Kalabalık sofralar kurulur; mayalı ekmekler, tahta kaşıklar hazırlanırdı. Evin büyüğü, "Buyurun afiyetle yiyelim, Allah bizlere bu günleri gösterdi, hamdolsun," diyerek yemeği başlatırdı. Menüde bamya, lahana veya yaprak sarması, su böreği, mercimekli tava böreği, cevizli şebit tatlısı, sütlaç ve olmazsa olmaz zerde gibi lezzetler bulunurdu.

Yemekten sonra kapıda davulcu belirirdi. Davuluna tüm gücüyle vurarak gelir, Ramazan'daki emeğinin hakkını alırdı. Ev sahibi bahşişini verir, şekerini ve lokumunu eksik etmezdi. Ardından cıvıl cıvıl çocuklar kapıya gelir; şekerle, çocuk mendiliyle veya imkan varsa harçlıkla uğurlanırlardı.

Eski Karaman’da bayramın kalbi "Bayram Yeri" denilen Odunpazarı’nda atardı. Salıncaklar, dönme dolaplar orada kurulurdu. Çocuklar buralarda eğlenir, at arabalarına binip Akyokuş civarına giderlerdi. Akrabalar ve komşular ziyaret edilir; en büyüklerin evi ilk durak olurdu. Giderken de mutlaka şeker, lokum veya tatlı götürülürdü.
Tabii ki ahirete göçmüş yakınlarımızı da unutmazdık. Arife günleri mezarlıklar ziyaret edilir, Kur'an-ı Kerim okunur ve dualar edilirdi.

Küslerin barıştığı, dostluğun ve dayanışmanın birleştiği, fakirin gönlünün alındığı bu mübarek bayramların hayırlara vesile olmasını dilerim. Tüm Müslüman aleminin ve kardeşlerimin bayramını şimdiden kutlar; sağlıkla nice Ramazanlara ulaşmanızı temenni ederim.

Saygılarımla...