1930’lu yıllarda genç Cumhuriyet, ülke genelinde merkezi otoriteyi güçlendirme, aşiret düzenini sona erdirme ve devlet egemenliğini her bölgede tesis etme hedefiyle kapsamlı adımlar attı. Bu çerçevede 1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu ile Dersim’e (bugünkü Tunceli) özel bir idari yapı getirildi. Bölge, Umumi Müfettişlik sistemiyle doğrudan Ankara’ya bağlandı.
Devletin yol, köprü ve karakol inşa çalışmaları ise bölgede uzun süredir süregelen geleneksel aşiret düzeniyle çatışmaya yol açtı. Bu gerilim, kısa sürede silahlı olaylara dönüştü.
Seyit Rıza Kimdir?
Seyit Rıza, Dersim’de nüfuz sahibi bir aşiret lideriydi. Devlet otoritesine karşı mesafeli tutumu, bazı aşiretlerle kurduğu ittifaklar ve bölgedeki direnişin simgesi haline gelmesi, onu sürecin merkezine taşıdı. Resmî kaynaklara göre, 1937’de devlet güçlerine yönelik saldırıların ardından Seyit Rıza, isyanın baş aktörlerinden biri olarak görüldü.
1937’de Kırılma Noktası
1937 baharında yaşanan köprü sabotajları ve güvenlik güçlerine yönelik saldırılar, devletin bölgede askeri operasyon başlatmasına gerekçe oldu. “Tedip ve tenkil” olarak adlandırılan harekât, sadece silahlı grupları değil, geniş bir coğrafyayı etkiledi.
Seyit Rıza, aynı yıl barış görüşmeleri yapılacağı düşüncesiyle Erzincan’a gittiği sırada tutuklandı. Elazığ’da kurulan askeri mahkemede yargılandı ve kısa süren bir yargılamanın ardından idama mahkûm edildi.
Elazığ’da İdam ve Tartışmalar
15 Kasım 1937’de Seyit Rıza, oğlu ve beraberindeki isimler Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. Yargılama sürecinin hızı, yaş tartışmaları ve savunma koşulları, ilerleyen yıllarda en çok eleştirilen başlıklar arasında yer aldı.
1938 Harekâtı: Olaylar Sona Ermedi
Seyit Rıza’nın idamına rağmen Dersim’deki çatışmalar bitmedi. 1938’de çok daha geniş kapsamlı bir askeri operasyon yürütüldü. Hava ve kara unsurlarının birlikte kullanıldığı harekât, ciddi can kayıplarına ve zorunlu iskânlara yol açtı. Binlerce kişi batı illerine sürgün edildi, bölgenin demografik yapısı köklü biçimde değişti.
Seyit Rıza olayı, sadece bir isyan ya da askeri operasyon olarak değil; devlet, toplum ve hafıza arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak Türkiye tarihindeki yerini koruyor.





